meşgule vermeyi düşündüm. sonra anlamsız geldi. aç bakalım. biz saçma sapan saatlerde arayan evli sevgililerimizin telefonunu belki karısıdır da action yaşarız diye açmış insanız.
"okan bey'in telefonu buyrun?"
"siz kimsiniz?"
hayatımda bu kadar hadsiz bir soruya maruz kaldığımı zannetmiyorum. duxet'in vermiş olduğu sabır sükunet ve terbiye ile bir zamanlar ex kardeşimin anlattığı şekilde midemden yukarı doğru çıkan öfkem arasında kalmış ööyle duruvermiştim.
"ben karısıyım. sen kimsin?"
heh işte yıllarca insanların telefonlarını belki karısıdır da ekşın olur diye açarsan gün gelir eline verirler böyle. bu da sana kapak olsun zümrüt.
gerçi sen huyundan vazgeçmezsin!!!!!!!!
"hee.. ben mine. zümrüt yenge değil mi?"
gülecektim de zor tuttum kendimi. bir ne idüğü belirsiz karının yengesi olmadığım kalmıştı. zamanında vildana abla şeymaya kanka demenin acı sonuçları idi sanırım. yuva yıkanın yuvası olmaz. gerçi ben kimsenin yuvasını yıkmadım orası ayrı bir konu.
-merhabaaaa ben zümrüt a. hayattaki sınavınız-
"heee hee.. eee neydi konun. bana anlat."
" abi bana iş bulacaktı da. onunla ilgili. şimdi ben muğlaya geldim....."
cümlesini bitiremeden o bir hışım kapıdan içeri girdi. telefonunu bende unuttuğunu anlamış ve tutuşa tutuşa daireye koşmuştu. şerefsiz.
"al abine vereyim" dedim alaylı alaylı. lakin konuşmanın başından sonuna kadar falso idi ve benim zihnimde öyle güzel şeyler canlandırmıştı ki o kıza şu an bile teşekkür ediyorum. ister onunla ilişkisi olsun ister gerçekten sadece abisi olsun. bu gözler ne abiler gördü o da ayrı!
ona telefonu "al minen arıyor" diye uzattım. o an konuştu mu kapattı mı gerçekten anımsamıyorum. ama ona yakışan şekilde o an konuşmayıp sonra arayıp özür dilemiştir kesin. sonrasında çantamın içinde şarj aleti ve cüzdanı da kalmış onları da sert bir şekilde önüne koyup defolup gitmesini söyledim. o mırın kırın etmeye çalışırken siktir git diye de bir güzel bağırdım. meral hanım ve betül karşıdan bize hayretle bakıp benim baktığımı görünce önlerine döndüler. daha ilk günden güzel rezillik olmuştu...
esasında rezillik benim kocam diye tanıttığım şerefsize herkesin ortasında bağırmam değildi. esas rezillik bu konuşmanın perde arkası idi.
iş yerindeki komşusu kız iş arıyor. o da büyük bir yalakalık ve yavşaklık ile kızı, zamanında gastroskopimi bedava yaptırmamı sağlamış, marmaristeki müdür yardımcımın vasıtası ile tanıştığım ve ona da o şekilde tanıştırdığım saygıdeğer bir abimize yönlendiriyor. şimdi böyle anlatınca elbette bir sorun yok. iyilik yapmaya çalışmış. lakin, sen o adamla benim sayemde tanıştın. bizi tanıştıran adam BENİM müdür yardımcım. adamı bir kez gördün iki kez telde konuştun. bu nasıl bir yüzsüzlük bu bir...
benim tanıştırdığım adamdan iyilik bekledin ok de bu olaydan benim niye haberim yok iki...
bu kız muğlaya gittiğini söyledi o abi marmariste. sen kimi salak sanıyorsun üç!
hepsini geçtim ulan... hepsini geçtim. ben bir aya yakın iş aradım da daireye döndüm. bana iş mi buldun da başkaları kaldı orospu çocuğu!
akşama kadar ne aramasına ne mesajına cevap verdim. beni almaya geldi iş çıkışı. beraber eve gittik bir güzel kavga ettik bir özür bile dilemedi. üstüne kavgayı başlatan benmişim gibi o esnada evde olma lütfunda bulunan babamdan da papara yedim. benim duxet terbiyem buraya kadardı. ikisinin de ağzına sıçtım, rahatladım.
savunmasına gelirsek,
1-zamanında bu abimize badem göndereceğini söyleyip 2 senede bir türlü gönderememiş olmaktan duyduğu vicdan azabı ile kıza verip göndermesini sağlamak. ulan mal madem güzellik düşündün adama kargo mu çalışmıyor marmarise? kız verecek bir de iş isteyecek vay şerefsiz menfaat için yollamış demezler mi adama göt.
2-ben çok tepki verirmişim yanlış anlarmışım o yüzden söylememiş. bak hele bak orospu evladına. şimdi böyle öğrenince daha mı güzel oldu? üstüne ben de diyordum bu niye marmarise hiç gelmiyor da datçada kalıyor. demek ki kırığın buymuş. öğrendik sağol.
3-muğla diye yanlış söylemiştir o marmarise götürecekti bademi. ulan herkes senin gibi mal mı gittiği yeri yanlış söyleyecek kadar. hasssiktir ordan.
4-iş bulmuş ya bana. noter bulmuş. ben istememişim!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!! buna ne diyebilirim bilemiyorum. küfretsem boooş bağırsam sesime yazık.
peki, bu nasıl bir hadsizlik evli birini arayıp açan kişiye sen kimsin diye sormak?
telefon çalındı zannetmiştir.
ulan çalındıysa çalındı sana ne orospu? nasıl bir içselleştirme nasıl bir sahiplenme de bu sen kalkıp bana sen kimsin diye soruyorsun kaltak?
ulan bunlar nasıl yalanlar? ben neyin içine düştüm.
ya hepsini geçtim. gerçekten. aralarında birşey olduğunu düşünmüyorum. benim sorunum öncelikler.
öncelikler canım. hani bana vermediklerinizden. hiçbirinizin.
ben iş arayınca yok. ama başkasına var. o abiyi aramak benim aklıma gelmedi mi? geldi. ama utandım. ben kimseden biirşey isteyemem. sen benim için aradın mı? neee aklına mı gelmedi? hahaha
kusura bakma. işte senin önceliğin. işte senin yalanın. işte senin yavşaklığın.
gerçekten nasıl affettim bilmiyorum. o ara buna üzülmeye bile zaman bulamadım sanırım ondan. gündüz işe akşam evin temizliği ve tadilatına hafta sonları da marmarise eşya getirmeye.
bizimki bu olaydan sonra iyice koptu ve kıskanıldığından bir kez daha emin olmanın etkisiyle müthiş bir göt kalkışı yaşamaya başladı. zaten facebookta saçma sapan sayfalar açıp organizasyonlar yapmaya çalışıyor gecenin körlerine kadar prim kasmaya çalıştığı insanlarla vakit geçiriyor ailesinden bulamadığı sevgiyi ve takdiri başkalarının gözlerinde arıyordu. iğrenç sesiyle sosyal medya konserleri verip kitap okuyordu. ne yapmaya çalıştığına kimsenin anlam verememesini de geçtim kalıcı birşeyler yapamadığından ve buna potansiyeli olmadığından insanların hakkında aptal dediği birine dönüşmüştü. kafasına göre usta getirip okul duvarından tarihi yazıt söktürmesi de cabası. neredeyse başı belaya giriyordu. müzeciler bile bunun salaklıklarından sıkılmıştı artık. ve en sonunda gözüne girmeye çalıştığı insanlar da sıkıldı. başta da babası. ve babasından kendine göre ve annesine göre tuhaf davranışlar görmesi onu üzmeye başladı. özgüvenini sorguladı.
babasıyla hiçbir zaman sorunum olmadığından burda hakkında birşey konuşmayacağım. ve haklı olduğunu beş bininci kez bir de burdan söyleyeceğim. benim de böyle oğlum olsa ben de görmezden gelirdim.
şimdi kıskanıldığından bir kez daha emin olması kısmında biraz duralım. çünkü farkettim ki başka kadınlar muhabbetinden hiç bahsetmemişim. konduramayacak kadar salak olduğumdan olabilir tabi. burada tüm olayları yazmaya kalksam aman allahım. aklıma ilk gelen bir iki taneden bahsedeceğim sadece.
burda eski bir hükümet konağı var. hatıralarımda farklı elbette. üzücü ama gerçek olan çocukluğumun geçtiği otelin bir manyak tarafından yakılmasıydı. neyse bu başka bir hikaye. işte o hükümet konağı sarhoşun ayyaşın mekanı olmasın müze olsun birşey olsun topluma kazandırılsın diye eylem falan yapıldı. tabi bizimki de orda. nerde biri sikim hıyar diye bağırsın bizimki tuzla koşar o hesap. foto moto da çekilmişler. bizimki en önde çünkü prim kasacak. ulan fotoya bi baktım bizimkini elliyorlar. şaka değil vallaha böyle bir kavrama yok. kadının biri avuclamış bizimkini. bizimki diyor farketmedim. nedense fotoğraflarda beni kimse ellemiyor. kimse de bana sarılmıyor. yani hisseder uzaklaşırım öyle saçma şey mi olur. ha canciğer arkadaşındır o ayrı. ama kendisini kavrayan hanımefendiyi de tanımadığını iddia ediyor. ne biçim iş? sonra kim olduğunu zararsız olduğunu vs öğrendim ancak bizimkinin verdiği cevaplar özellikle yanlış anlaşılmaya açık kapı bırakacak nitelikteydi. sonra kavga çıkınca zümrüt kavgacı. he canım.
bir gün geliyor "rus kadın iş yerime geldi benimle yemek yemek istedi. ben de çok şanssızsın deyip bilekliği gösterdim."
evet küflü yüzük diyeceğim ama ben ondan da bahsetmemişim. ben bu elemandan yüzük teklif falan beklerken bu bana plastik bileklik getirmişti. birinde zümrütüm diğerinde okanım yazıyor. okanım'ı ben takacakmışım. bahsettiği bileklik bu. zümrütümlü olan kolundaydı onu kadına göstermiş. of... bir de bunu bana anlatıyor. her gün bunun gibi beni çağırdılar ama ben gitmedimli konuşmalar. ben ona bir kez bile böyle birşey söylemedim.
okanım... aman allahım. nasıl bir kıroluktur. ya hepsini geçtim 17 yaşında mıyız isimli bileklik nedir?
o zamanlar kontes yoktu. ve ben yaprak'ın düğününden dönerken tavas'ta dinlenme tesisinde kendime ceviz yazan bir bileklik yapmıştım. yıllarca da taktım. onunla tanıştığımızda da kontes varken de kolumdaydı. adam ölmüş çocuğumu kıskandı... nasıl bir manyaksın.
işte böyle böyle en birinci önceliğim olmayı istedi ve başardı. ancak kendisi hiçbir zaman beni öncelik yapmadı.
ondan tamamen umudu kestiğim olay ise alakasız bir kadının facebook kapak fotoğrafında kendisini bir kadınla melul melul bakışırken görmemdi.
şimdi abesliğe bakın. alakasız bir kadın kendinin olmadığı bir fotoğrafı kapak fotosu yapıyor. (ok bana ne bundan doğru.) fotoğrafta en solda belediye başkanı var. (ok bana ne bundan doğru.) ortada bizim salak var. kucağında işyerindeki kedi. (nasıl yani) en sağda da sarışın taş bir bayan. bizimkini gene omzundan "kavramış" (hey maşallah). ona melul melul bakıyor. bizimki de ağzını açmış mal gibi sırıtıyor. pek mutlu. bakışlarda kaybolmuşlar maşallah. elin kadını da bu fotoğrafı alıp kapağa koyuyor...
e çüş artık. şimdi ben hangisinin kavgasını çıkarayım kimi döveyim?
elin karısıyla kavramalı bakışmalı ayaküstü aşk yaşayan kocamı mı? evli mi bekar mı diye bakmadan önüne gelen adamı "kavrayıp" gözlerinin içine bakan kadını mı? yoksa bu rezilliği alıp kapak fotoğrafı yapan kadını mı? ay valla foto elimde olsa da buraya koysam ne güleriz.
sözün özü fotoğraf kaldırıldı. o kadınla böyle bir ilişkisi olmadığını iddia etti. fotoyu koyan kadın belediye başkanına oy toplamak için hayvansever olduğunu göstermek isteyip de fotoğrafı koyduğunu iddia edip bizimkine benim lafımı dinlediği için kılıbık dedi. diğer kadın ise hani bana hani bana dedi.
ben aynısını yapsam acaba neler olurdu?!
sonrasında eski sevgililerin anlamsız mesajları arama girişimleri. bir kısmını yakalayıp ağızlarına sıçmıştım ancak mine olayında da gördüğümüz gibi adam benim yanıma gelmediği zamanlarda ne işler çeviriyordu. ne bilecektim ben yokken görüşüp birbirlerini "kavramadıklarını"
yani kıskanıldığını paylaşılamadığını biliyordu aslında. fakat benim bu derece şizofrenleşmem esasında deli olduğumdan değil onun sürekli olarak başka şeyleri bana tercih etmesindendi. o bunu hiçbir zaman anlamadı.
işte bu anlamsız toplantılar eylemler imza toplamalar uzadıkça uzadı. evin tadilatı konusunda benim fikrim hiç alınmadı. bu esnada ben borcun kalan yarısını üstüne koyarak yapılandırmış elimde kalan parayla onun bulacağı ustalara güvenerek birşeyler yaptırmaya çalışıyordum. daha doğrusu ustalara değil ona güvenerek...
çünkü takdir edersiniz ki kadın başıma bu adamlarla ilgilenmek gerekli kişileri bulmak başlarında durmak çok zor. bir yandan da çalışıyorum ve tapuda çalışmak ölüm ölüm ölüm. bu adamları karşılamak için erken çıkmak falan hikaye. nereye çıkıyorsun aq? bunlar erkek işi ve evdeki erkek erkekse gerçekten bunların bir ucundan tutması gerekir.
bizimki usta musta bulamayıp bulmaya da uğraşmayıp herşeyi kendisi yapmaya çalıştı. en sonunda boka çevirdi. kendisinden istediğim ufacık şeyleri bile yapmayıp herşeyi ikinci el almaya kalktı. bazılarını da aldı. şimdi onun sıkıntısını çekiyorum. canlı sıva diye senelerdir ağlıyordu. oturdu yaptı. ne oldu? hem bok gibi oldu dalgalı dalgalı hem de kediler yoldu anasını siktiler. meğerse bunu yaptıktan sonra üstüne bi kat bilmem ne boyası çekmek gerekiyormuş bozulmasın diye. bizim salak ne anlar. yapılması gereken ilk başta dış cephe sıvası küf alan yerlerin tamiri idi. fakat ne usta buldu ne birşey yaptı. öyle bok gibi kaldı. kimin umurunda aq. ne de olsa deneme tahtası işte.iyi ki ev bizim dedim. o bunu yanlış anlayıp yine bana haber bile vermeden annemin eski eşyalarını aldı bilmem nereye müzeye götürdü. ayıptır lan. geçmişte yaptığın hırsızlıklardan bana ne sen bundan sonra düzgün biri olsana. yok.
e tabi o da haklı. değerli ailesine değerli sosyal sorumluluk projelerine değerli okuluna değerli minelerine zaman harcarken ne kaldığı evi umursadı ne kontesle aşkımı ne de beni.
o kış yine öyle geçecekti. artık öğlenleri de gelmiyordu. benimle beş dakika dahi fazla zaman geçirmek istemiyordu. datçaya bir gidelim yemekleri bile ben yaparım diyen adam gitti, her gün yemek bekleyen temizlik bekleyen, sen yapma ben yaparım deyip iki ay sonra yapıldığını görüp şaşıran biri geldi. neymiş önemsendiğini görmek istiyormuş. acaba sen önemsediğini gösterecek ne yaptın? ya da önemsedin mi?
iyice fuckbuddy olmuştuk. adamın tek yaptığı gece gündüz yemek hizmet beklemek evin durumu hakkında kafasına göre saçmalıklar yapmak evden eşya çalıp sormadan sağa sola vermek ya da çöpe atmak, sürekli sigara içtiğim için kavga çıkarmak, eve aldığı yaptırdığı herşeyi çıkma ve ikinci el şeylerden seçmek (artık demirden fan yaptırdı. sigara dumanı rahatsız ediyormuş. rahatsızlığına saygı duyabilirdim gidip milletin elinde kalmış küflü demire iki kelebek yapıştırıp getirmeseydi) saçma sapan şömine yakma çabasına girmek, yakamayınca ve her yer kararınca soba kurmaya kalkmak onu da becerememek, sokak kapısını söktürüp yerine plastik pimapen kapı taktırmak (en efsanesi bu sanırım. balkon kapısı gibi kapım var maşallah.) yani kısacası saçmalamak saçmalamak ve bana hiç sormamak, sabah beni işe bırakıp akşama kadar arayıp sormamak, akşam direkt yemek beklemek, sonra bilgisayarını açıp ya prim kasmak ya da derse gömülmek, hepsinden sonra da benden farklı şeyler istemek!!!
bana nasılsın diye dahi sormuyordu.
benim nasıl olduğumla ilgilenmiyordu. hatta insan yerine dahi koymuyordu.
20 ocak 2020
aşkım bir anda büyüyüp kontes ile evlenmeyi kafasına koyduğundan beri evin bereketi kalmamıştı. kasım ayında maşallah evin her yerinde "evlendiler" artık bıkmıştım. meğerse bizim oğlan iyi iş çıkarmış. gerçi kontes güneş sayesinde iki kere de evden kaçmıştı. bir gün eve geldim güneşle kontes kapıda cilveleşiyor. birbirlerine kafa atıyorlar şoka girmiştim.
güneş her ne kadar sakin uysal bir kedi olsa da evin her türlü girişini çıkışını keşfetmiş kafasına göre içeri girip adam döven (bkz. ceviz'in ilk kaçışı 2015 yazı) ya da içerden kız çıkaran bir oğlandır. kontese de balkonun gizli çıkışlarını göstermiş olmalı ki beraber balkondan bahçeye inip tanışma evresini çoktaan geçmişlerdi.
bizim aşkım ise eli böğründe camdan bunlara bakıp orospu kontes diye bağırıyordu.. çünkü çocuklarının anası başkasıyla fingirdiyordu.
aynen. kontes hamileydi.
20 ocak'ın ilk saatlerinde kontes biri kendi biri babası kılıklı iki bebek doğurdu. çok mutluydu. o ağlıyordu dede oldu diye. aşkımı aşağıdaki odaya kapatmıştık belki zarar verebilir demiştik. o gece o küçük koltukta yattı. ben kontes ve bebekler yanyana mırlaya mırlaya yatakta uyuduk.
sonrası başka başlıkların konusu biraz. kontes'in ölümü ve "çünkü çetin"
ancak hepsi birbirine düğümlensin istemiyorum. çünkü her biri diğerinden daha karmaşık.
misal kendi psikolojim gibi. artık onunla olmak bana kendimi kötü hissettiriyordu. ne sevildiğimi hissediyordum ne de öncelik olduğumu.
artık kafası esince annesine giden bir yaratık haline gelmişti. adam resmen klasik türk erkeği moduna girip annem bakmıyorsa karım bakar kafasındaydı. lakin karım dediği insana zerre değer vermiyordu. ama ben gene de onu seviyordum ve ayrılmak istemiyordum. hem baksana datçaya bile düşmüştüm en sonunda. sırf onun için.
o yüzden yaşadığım boktan hayatı biraz çekilir kılmaya karar verdim. buna istemeden karar verdim. biraz bilinçaltı oldu.
daha o parta çok var. hele iki inatçı keçinin karşı karşıya geldiği "ne bakıyorsun ulan" şeklindeki saçma olaya çok çok var. özet geçersek,
hayatıma bir başkası girdi. en sevdiğim arkadaşımken bir anda duygular değişti bakışlar değişti bakış açıları değişti ve tüm bunlar başka biriyle evlilik görünümlü ilişkimi kabul ederek gerçekleşti. ne ben ona ne o bana tamamen birbirimize ait olalım demedik. hala da demiyoruz. çünkü onun için de benim için de herşey gerçekten çok çok zor.
sözün özü ayrılmalara kalkmalar ayrılamamalar barışmaya kalkmalar barışamamalar herkesin öğrenmesi ve en sonunda benimkine yakalanmamız. fakat bunlardan çok önce benim kocama o benden hoşlanıyor olabilir demeye çalıştığımda bana "seni kim ne yapsın anca sikmeye bakarlar tipsiz" tarzında bir cevap vermesi işin tuzu biberi...
ona bir kez bu aptal fotoğraf olayında söylemiştim. "ben seni kıskandırmaya kalkmam. bana şu yazıyor bu yazıyor demem. ben yaparsam bir gün o zaman tam anlamıyla yaparım. o zaman anlarsın"
hiç ciddiye almadı.
bana değer vermeyenlerle dolu geçmişimden hiç ders almadı.
ben onun acılarına saygı gösterip aynı şeyleri yapmamaya çalıştıkça o tam tersini yaptı. hatta bana sulanan mesaj atan insanlara karşı "engelle geç yeeaa seni kim ne yapsın" kafasındaydı.
yakalandıktan sonra da birşey değişmedi. hep beni suçladı. kendine hiç bakmadı. beni bu yola nasıl ittiğini görmedi. başkaları için adam dövdüğünü onların sevgililerinin önünde dahi ballandıra ballandıra anlatan adam benim için kılını bile kıpırdatmadı.
önceleri buna hazır olmadığını anladığımdan inkar ettik. diğer keçi de ben de. bu aylarca sürdü. kafam karışıktı ne yapacağımı bilmiyordum. ama şubat sonundan mart 16 ya kadar geçen zamanda esasında bizimkini sevdiğimi ona ve kendime her gün tekrar tekrar hatırlatarak birşeyleri telafi etmeye çalıştım. babasının da dediği gibi. o hem çocuktu hem de hayal dünyasında yaşıyordu. sevmeyi bilmediği gibi sevilmeyi de bilmiyordu. umudu kestiğim halde ondan vazgeçemiyordum. bu biraz benim de hastalıklı bir ruh haline büründüğüm zamanlar. onun da sürekli evden gidip geri geldiği sürekli telefonumu kurcalayıp yeni birşeyler bulduğunu zannettiği ama esasında konudan tamamen uzaklaştığı zamanlar. öyle ki kontes in ölümünde onun bana yazdığı şeyleri bile farklı algılayıp siz o zaman da birlikteydiniz diyebilecek kadar kafayı yemişti. belki de haklıydı.
ama, ben daha haklıydım. ve senin bana sunduğun bu iğrenç kölelik düzeninde yaşayabilmem için benim de gereken takviyeyi bir yerden almam gerekiyordu.
neden sonra babamın bana yalan söylediğini ya da onun babama yalan söylediğini anladım. güya babama "zümrüt beni bırakırsa intihar ederim" demiş.
hadi canım. anneciği ile yaşar işte. öncelikleri sağolsun. zaten çameliden koparıldığımda da kandırılmamış mıydım?
mart 16 da pandemi süreci başladı. astımlılara da idari izin verildi. haziran başına kadar bazen dönüşümlü bazen de hiç çalışmayarak zamanımı geçirdim. bu süreçte diğer keçi ile hiç görüşmedim. evdeki keçi ise hala kurcalama ve bulamama peşindeydi. onun için de zordu. fakat yalanları beni bunaltıyordu.
ben o adamla ilgili hiçbirşey konuşmadıkça bizimki sözde istihbaratçı arkadaşlarını bunun peşine takmış olur olmaz insanlarla ilişkileri olduğunu bizim dairedekilerle bile birlikte olduğunu falan öğreniyordu. eee yani? bana neydi? olsa ne olur olmasa ne olur bana giren çıkan ne? neymiş benim hakkımda orospu diyormuş. hadi ya.
her gün böyle işlemeye çalıştıkça her gün böyle yalanlar söyledikçe daha da ters tepiyordu. o bunu anlamıyordu.
haziran başı işe başladım. ve ilk işim bayan memurlardan geçmişte bizimle çalışmış ve malum şahısla ufak bir ilişkileri olmuş denetimli serbestlikten gelen kadınla ilgili sözde istihbaratın ilettiği bir bilginin yalan olduğunu doğrulamak oldu.
herşey ortadaydı. yine yalan söylüyordu. ya da birileri bunu kandırıyor o da salak olduğu için bunu yiyordu. afiyet olsundu.
o zamana kadarki en uzun ayrılığımızı yaşadık. ne uzun ama. bir hafta. eve gelip kendisini kesmeye mi kalkmadı hap içmeye mi kalkmadı allahın numaracısı. kimbilir ne planları vardı. bir başkası zümrüt seni kaybetmek istemiyor seni seviyor derdi kesin. ama öyle değildi. diğerine gideceğimi sanıyor ve aklı sıra bunu engellemeye çalışıyordu. yemedim.
evet gittim. o zamanki koşullarda bu aşırı yanlış bir davranıştı. kendim için yanlıştı eşim için değil. çünkü bazı şeyler ortadaydı ve ben artık geçmişteki salak kız değildim. ama gözümü karartmıştım bir kere ve ona hayatının dersini vermeden buradan dönüş yoktu.
yemeyenin malını nasıl yerler, bizim herif sike sike izleyecek, öğrenecekti...
zümrüt polimlerini çamelideki abilere kadar herkes anladı da bir o salak nasıl anlamadı. küflü yüzük hikayesi aslında ne. yüzükler çift mi yaratılmıştır. bir insan nasıl hala bu kadar salak olur. hepsi bir sonraki bölümde
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Anlat