bayadır
yazmıyorum. çünkü bilindiği üzere zümrüt bildiği ve tekrarlamaktan sıkıntı
duymadığı acılardan besleniyor. esasında bildiğini zannedip pek de bilmediği,
gereksiz aptalca malca kendisinden beklenmeyecek bir akıl yoksunluğu ile ancak
dert edinilecek şeylere kafasını takıyor.
yok abi
iyisi mi baştan anlatmak.
sevgili
zümrüt genellikle önceden tanıdığı, ya da tanışıp zaman içerisinde bir
tanışıklık geliştirip öyle kafaladığı adamlarla takılır. aşık oldum öldüm
bittim diye ağlar ama esasında aşık falan da olmaz. sadece alışır. ya işini
gördürür bir sıkıntısını çözdürür ya da başka emelleri vardır alet edilecek
kişiler aradığı... ondandır ne der kendisi “aklımı seveyim aklımı...”
(burda bir
parantez. evet bildiniz taş atıcam... zümrüt aklını pek sever, en yakınları da
onun aklını sevmesini pek sever. o kadar severler ki zümrütü hep uyarırlar
yapma diye. ama yapar zümrüt. başkalarını kurban eder kendi hırslarına. sonra
olay ortaya çıkar ve zümrüt üzülür ayrıldık diye. ama kaç gün? intikam falan da
alır milletin başına çorap örer. niye? adamı sevdiği için mi? hayır zevk olsun
diye. zor duruma düşen bir insan daha olsun diye.
o da bundan
sonraki hayatında başına gelenlerin sorumlusunu zümrüt zannederek yaşasın diye!
bu nasıl bir
korkudur bilir misiniz? ben biliyorum çünkü o kaşar o şerefsiz o zalim o pislik
zümrüt benim. ya da bendim.
güzellik (!)
yapmadığım bi meslektaşım var sadece... o da bendeki hakkından dolayıdır.
neyse bendim
dedim susuyorum. ekimde bir karar almıştım artık insanların hayatlarıyla oynamayacağım
diye. ve uyguluyorum. daha dürüst daha affedici biri olmaya çalışıyorum.
normalleşmeye çalışıyorum. gıybete bile katılmıyorum. çünkü çoğu zaman cevabım
belli. bana ne. hani dünya yansın deseniz ne güzel derim demiştim ya hala o
kafadayım.
ceviz benim
tek gerçeğim. herşeyim. ve ben artık ondan başka bişey için ağlamıyorum
üzülmüyorum.)
işte bu
seferki biraz acaip. c vakasında bile tanışmışlık vardı. uzun süre müşteri
olarak gittiğim bir yerde tanımıştım onu. sonra olaylar biraz fazla gelişmişti.
bu ise bambaşka. benim saçma sapan artık dobra mı dersiniz manyak mı bilemem
öyle bir yönümden kaynaklı
nisanın sonu
mayısın başı gibi alakasız bir gün. ben, beynimde varolduğunu düşündüğüm bir
adet tümör, had safhada ölüm korkusu, buz gibi bir hava ve arkadaşım yeliz bi
hastane kapısındayız. beklediğimiz yer fizik tedavi. hani kalp krizi
zannettiklerim kas ağrısı çıktı ya. o mesele. polikliniğin yanında bi danışma
masası var-mış. ben sonradan görüyorum. orda da bi eleman oturuyor. suratını
tam göremiyorum ama öküz gibi bakıyor. doktor efendi azıcık arıza ben vatandaşa
böyle davransam sikerler herhalde. röntgene yolluyor beni. taaa ebesinin amına.
gidip çektiriyorum.
“üzerinizde
metal bişi kalmasın”
“ya ben dün
eeg çektirdim. metal deyince... o iletken jel hala saçımdan çıkmadı 4 kez
yıkadım çıkmıyor. sorun olur mu?”
“bilmem...
görücez sorun olur mu” diyen röntgen teknisyeni çekiveriyor. ayar yemek isteyen
devlet hastanesine gitsin açık ve net. tabi kan aldırma muhabbetimi hiç
anlatmak istemiyorum.
“ya benim fobim
var. eliniz hafif midir?”
“bilmem. hiç
kendime yapmadım”
böyleler
işte.
röntgenden
dönüyorum danışmadaki ile gözgöze geliyoruz. allahım..
allahım bu
nasıl bir varlık. aylardır böylesine tatlı bişey görmedim köpeklerim dışında!
doktor bey
beş karış suratla diyor ki: röntgen eksik gelmiş gidin söyleyin bi daha
yollasınlar... odadan çıkıyoruz. taa ebesine gidicez gene. oysa ki zümrüt
çooook şeytan. çok. danışmadakinin yanına bi seyirttiriveriyorum
“yaa
pardoon. burdan bi röntgen birimini arama şansımız var mıı?? şimdi taa oraya
gitmek ööfff yanii”
sevgili
zümrüt normalde siktir yemen gerekmiyor mu? burası DEVLET hastanesi... yücelen
falan mı sandın sen burayı? ancak bizimki ararız tabi deyip arıyor!!! on dakika
sonra tekrar arayın demiş. öyle mal gibi birbirimize bakıyoruz.
“kardeş
misiniz” diye soruyor. ne alakaysa...
“evet
sayılırız” falan geveliyorum bişeyler. bu sefer “nerelisiniz” diye soruyor. ben
ıstanbul yeliz ankara diyoruz. istemsizce ben de ona soruyorum. muğlalıymış. eh
iyi bari. yabancı değil. türkçesi de baya düzgün. burnu da yamuk değil.
(tövbee) boyu uzun mu acaba. inşallah uzundur. bu herifin telefonunu nasıl
alırım.
“neyse biz
bi sigara içelim” diyerek kapının önüne çıkıyoruz. orda bi bank var. oturuyoruz
ona. arkamı dönüyorum onun oturduğu yere bakıyorum. o da bana bakıyor. iki
dakika sonra tekrar bakıyorum yine bakıyor!!!!!!!!
“çağırsak mı
acaba” diyorum ama çağırmıyorum.
sonra kapıda
tekrar beklerken kafasını uzatıp bişeyler söylüyor ama yeliz ne dediğini
anlamıyor. ben zaten o kafayla bişey duymuyorum. işimiz bitince nörolojiye
gidiyoruz. ordan çıktığımızda yok. soruyoruz tuvalette diyorlar. üzülüyorum.
ismimi
söylemiş miydim? evet hem de üstüne basa basa bağıra bağıra. belki facebooktan
falan ekler?
o akşamı
facebookta tüm hastane çalışanlarını araştırmakla geçiriyorum. bulamıyorum.
pazartesi
ıstanbula gideceğim. haftasonu içerek ve sızarak geçiyor. pazar gecesi ise bi
alamet geliyor bana. bu adamı bulmam lazım. yarım kalan bişiler var.
tamamlanması lazım. sabah erken kalkıp otogara gitmeden hastaneye gitmeye karar
veriyorum. ve tabi ki sabah kalkamıyorum.
alelacele
son kontrollerimi yapıp taksi çağırıp evden çıkıyorum. saat 9.20. muttaş saati
9.45... 25 dakikam var. acaba yapabilir miyim?
zümrüt. bugün
yapmazsan bir daha yapamazsın...
ceviz’i
hatırla. bu gece bulduk bulduk, bulamadık bir daha bulamayız demiştin... öyle
oldu.
“günaydın
abi. hayırlı bir iş için 25 dk içinde beni önce hastaneye sonra otogara
yetiştirebilir misin?”
taksici
gülüyor.
5 dakika
sonra hastanedeyim. arka girişten girdim. tünelden geçtim. yürüyorum ve onu
görüyorum. sanki mideme yumruk yemiş gibiyim. ya terslerse, ya başka bişey
derse, ya yanlış anlarsa, en kötüsü ya evliyse? neyse zümrüt son maddeye
alıştın, artık koymaz diyerekten diğerleri için kendimi hazırlamaya çalıştım.
bi kaç kişiyle konuşuyordu. direkt lafa atladım.
“merhaba”
merhaba dedi
ama öyle baktı. o an tek kolu havada kadının birine bişey anlatıyordu zaten.
“sizinle iki
dakika görüşebilir miyiz?” dedim biraz medeni bir ayı olmaya çalışarak.
“tabi” dedi
şaşkın bir halde. dışarı çıktık.
“ben sizi
nerden hatırlıyorum” dedi... o anki hayal kırıklığımı sanırım asla ifade
edemem. benim onu düşündüğüm kadar o beni düşünmemişi bırak, adam beni
hatırlamıyor bile. sıradan bir hastayım ben.
“geçen gün
gelmiştim” dedim abartılı bi gülümsemeyle. çok sinirlenmiştim. önümde durdu.
boyu benden uzun iyi bari dedim. buyrun tarzında bişey dedi. ne desem diye
düşündüm. prova yapmam ki ben. bodoslama girerim. gene öyle oldu.
“öncelikle evli
misiniz?”
normalde bu
soruyu birine sorsam evet ya da hayır der değil mi? ama bu eleman kasılarak
“bekarım” dedi! ben de içimden çüş dedim.
“güzel.
geçen gün geldiğimden bu yana aklımdan sizi çıkartamıyorum. biliyorum alışık
değilsiniz böyle şeylere ama görüşme şansımız olur muydu? ben ıstanbula
gidiyorum 10 dk sonra servisim var gitmem gerek” deyiverdim. hayvanoğlu hayvan
zümrüt. ilişkilerindeki erkek hep sen mi olmak zorundasın?
mal gibi
kaldı desem yeridir. öyle bi sağa sola baktı sırıtarak. ben tabi dikkatle
yüzüne bakıyorum. “oluuur” dedi. telefonunu elinden almaya kalktım. sanki bir
refleks gibi telefonu çekti.
“ok numaramı
vereyim gidicem ben” dedim. telefonu kurcalamaya başladı. o an son arananlar
listesini gördüm. üstüste iki kız ismi tuğba ve aslı!!!
vay anasının
bi tarafına fog koyayım herif benim gibi koleksiyoncu laaaaan diye bi nara
attım içimden. numaramı verirken
“peki sen
evli misin?” dedi imalı bir şekilde. parmağımdaki yüzük beni bu hale getirdi aq
“hayır”
dedim.
“öğrenci
misin” dedi yine hayır dedim. vakit kaybetmeye gerek yok otobüs kaçıyorrrrrr
numarayı
aldı. bu arada senin adın neydi diye sormak geldi aklıma...
e dedi....
e...
iyi ben de
zümrüt görüşürüz dedim ve koşarak taksiye bindim.
arar dedim.
kayıtlı olmayan numara aradığında o zannettim. hatta mesajla trip attım kız
arkadaşım çıktı!
aramadı.
tam iki
hafta geçti üzerinden. acaba numarayı mı kaydedemedi diyordum. sonra da zümrüt
salaklaşma. adam terslemek istemedi demek ki, hoşlanmadı aramadı bu kadar.
derdine yansın diyordum. en sonunda umudu kestim.
e isminde
tüm hastane çalışanlarını muğlada yaşayanları tüm profilleri aradım. yine
bulamadım. yüzsüzlük yapmamak için tekrar da gitmedim. beni istemek zorunda
değildi ki. neden gideyim ayağına?
kimseye
anlatmadım bu olayı. bi ev arkadaşlarım bi de volkan bildi. çamelide olayın bir
kelimesinden dahi bahsetmedim.
ve çarşamba
günü geldi.
işyerindeki
stresten telefona bakmaya fırsatım olmamış. elime aldım ve bir arkadaşlık
isteği gördüm. yine hangi hanzo kimbilir derken....
yok abi biri
bana şaka yapıyor??? uydu bana eşek şakası mı yapıyor?? yoo uydu yapmaz. peki
yelizle selda? yok onlar da üşenir... eeeeee kim bu oç????
ta kendisi.
telefonu
bozulmuş. neden gelmedin dedi. demek ki salak değilmişim dedim. demek ki
gerçekten önseziler doğru çalışıyor dedim. dahası önseziler biraz değişik
çalışıyor. sen 2 senedir kavaklıdereye tayin isticem diye gezin, bulduğun adam
kavaklıdereli çıksın... oldu mu şimdi?
kriterlerime
uygun mu derseniz değil. baya baya da öküz. sorumsuz ve umursamaz. hani ben
kimseyi boğmam ya, bunu boğasım geliyor. ama çok da sevimli kerata. ne yapsam
bununla bilemedim. hiç atasım satasım yok.
elbette
kıyamadıklarımın bana kıydığını hatırlarsak bu elemandan da sağlam bi kazık
yiyeceğimi o zamandan söyleyebilirdim. ancak her ne olursa olsun değeceğine de
emindim. üzülmeyeceğime de... ya da fazla üzülmeyeceğime...
ve öyle de
oldu. sadece dört gün süren saçma sapan geri zekalıca gereksiz bir olay
yaşandı, bitti. ne yaşandı? hiçbirşey. telefonda başladı telefonda bitti. daha
doğrusu bir bitme hikayesi bile yok. artık adamı ne kadar korkutmuşsam
hayallerim, duruşum ve rahatlığımla, beni her yerden itinayla engelledi. bir
kavga bile yoktu. kimbilir onun neleri neleri varmış.
valla üzülmedim.
az sinirlenir gibi oldum küfrettim geçti. zaten karmaya göre huzuru bulsam
kavaklıdereye gidemezdim ki? karma beni sinop’a yollardı. ha sonu böyle olduysa
kavaklıdereye tayin kesin diyebiliriz...
işin aslı:
denedik yaşadık ve gördük. bir c değildi. bir b hiç değildi. ama sıradanlığı
ile alfabeden bir harf daha tüketmeyi başardı. TEBRİKLER
ve oturup
bunları sakince yazan zümrüt bir bakıma neden sakin olduğunu da ayrı bir yazıda
paylaşacak. y nin etkisi büyük, y olmasaydı hiçbirşey olmazdı. ancak sebep
sadece o değil. o ki final haftasında saatlerce skype da beni sakinleştirmeye
çalıştı. taaa kayseriden. keşke onunla düzgün bir hayatımız olabilseydi, keşke
bu kadar inişli çıkışlı yaşamasaydık her anlamdaki birlikteliğimizi...
neyse işte.
hikayenin sonunda yine kötü zümrüt cezasını buldu :) bunun tabi e ile hiçbir
alakası bulunmayan devamı var. anlatılacak.
bu
arada..... hatıralar silinir elbette. ancak her gelenin gideni aratıyor
olması.. işte o bana adil gelmiyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Anlat