15 Haziran 2016 Çarşamba

yeni harf e

bayadır yazmıyorum. çünkü bilindiği üzere zümrüt bildiği ve tekrarlamaktan sıkıntı duymadığı acılardan besleniyor. esasında bildiğini zannedip pek de bilmediği, gereksiz aptalca malca kendisinden beklenmeyecek bir akıl yoksunluğu ile ancak dert edinilecek şeylere kafasını takıyor.
yok abi iyisi mi baştan anlatmak.
sevgili zümrüt genellikle önceden tanıdığı, ya da tanışıp zaman içerisinde bir tanışıklık geliştirip öyle kafaladığı adamlarla takılır. aşık oldum öldüm bittim diye ağlar ama esasında aşık falan da olmaz. sadece alışır. ya işini gördürür bir sıkıntısını çözdürür ya da başka emelleri vardır alet edilecek kişiler aradığı... ondandır ne der kendisi “aklımı seveyim aklımı...”
(burda bir parantez. evet bildiniz taş atıcam... zümrüt aklını pek sever, en yakınları da onun aklını sevmesini pek sever. o kadar severler ki zümrütü hep uyarırlar yapma diye. ama yapar zümrüt. başkalarını kurban eder kendi hırslarına. sonra olay ortaya çıkar ve zümrüt üzülür ayrıldık diye. ama kaç gün? intikam falan da alır milletin başına çorap örer. niye? adamı sevdiği için mi? hayır zevk olsun diye. zor duruma düşen bir insan daha olsun diye.
o da bundan sonraki hayatında başına gelenlerin sorumlusunu zümrüt zannederek yaşasın diye!
bu nasıl bir korkudur bilir misiniz? ben biliyorum çünkü o kaşar o şerefsiz o zalim o pislik zümrüt benim. ya da bendim.
güzellik (!) yapmadığım bi meslektaşım var sadece... o da bendeki hakkından dolayıdır.
neyse bendim dedim susuyorum. ekimde bir karar almıştım artık insanların hayatlarıyla oynamayacağım diye. ve uyguluyorum. daha dürüst daha affedici biri olmaya çalışıyorum. normalleşmeye çalışıyorum. gıybete bile katılmıyorum. çünkü çoğu zaman cevabım belli. bana ne. hani dünya yansın deseniz ne güzel derim demiştim ya hala o kafadayım.
ceviz benim tek gerçeğim. herşeyim. ve ben artık ondan başka bişey için ağlamıyorum üzülmüyorum.)
işte bu seferki biraz acaip. c vakasında bile tanışmışlık vardı. uzun süre müşteri olarak gittiğim bir yerde tanımıştım onu. sonra olaylar biraz fazla gelişmişti. bu ise bambaşka. benim saçma sapan artık dobra mı dersiniz manyak mı bilemem öyle bir yönümden kaynaklı
nisanın sonu mayısın başı gibi alakasız bir gün. ben, beynimde varolduğunu düşündüğüm bir adet tümör, had safhada ölüm korkusu, buz gibi bir hava ve arkadaşım yeliz bi hastane kapısındayız. beklediğimiz yer fizik tedavi. hani kalp krizi zannettiklerim kas ağrısı çıktı ya. o mesele. polikliniğin yanında bi danışma masası var-mış. ben sonradan görüyorum. orda da bi eleman oturuyor. suratını tam göremiyorum ama öküz gibi bakıyor. doktor efendi azıcık arıza ben vatandaşa böyle davransam sikerler herhalde. röntgene yolluyor beni. taaa ebesinin amına. gidip çektiriyorum.
“üzerinizde metal bişi kalmasın”
“ya ben dün eeg çektirdim. metal deyince... o iletken jel hala saçımdan çıkmadı 4 kez yıkadım çıkmıyor. sorun olur mu?”
“bilmem... görücez sorun olur mu” diyen röntgen teknisyeni çekiveriyor. ayar yemek isteyen devlet hastanesine gitsin açık ve net. tabi kan aldırma muhabbetimi hiç anlatmak istemiyorum.
“ya benim fobim var. eliniz hafif midir?”
“bilmem. hiç kendime yapmadım”
böyleler işte.
röntgenden dönüyorum danışmadaki ile gözgöze geliyoruz. allahım..
allahım bu nasıl bir varlık. aylardır böylesine tatlı bişey görmedim köpeklerim dışında!
doktor bey beş karış suratla diyor ki: röntgen eksik gelmiş gidin söyleyin bi daha yollasınlar... odadan çıkıyoruz. taa ebesine gidicez gene. oysa ki zümrüt çooook şeytan. çok. danışmadakinin yanına bi seyirttiriveriyorum
“yaa pardoon. burdan bi röntgen birimini arama şansımız var mıı?? şimdi taa oraya gitmek ööfff yanii”
sevgili zümrüt normalde siktir yemen gerekmiyor mu? burası DEVLET hastanesi... yücelen falan mı sandın sen burayı? ancak bizimki ararız tabi deyip arıyor!!! on dakika sonra tekrar arayın demiş. öyle mal gibi birbirimize bakıyoruz.
“kardeş misiniz” diye soruyor. ne alakaysa...
“evet sayılırız” falan geveliyorum bişeyler. bu sefer “nerelisiniz” diye soruyor. ben ıstanbul yeliz ankara diyoruz. istemsizce ben de ona soruyorum. muğlalıymış. eh iyi bari. yabancı değil. türkçesi de baya düzgün. burnu da yamuk değil. (tövbee) boyu uzun mu acaba. inşallah uzundur. bu herifin telefonunu nasıl alırım.
“neyse biz bi sigara içelim” diyerek kapının önüne çıkıyoruz. orda bi bank var. oturuyoruz ona. arkamı dönüyorum onun oturduğu yere bakıyorum. o da bana bakıyor. iki dakika sonra tekrar bakıyorum yine bakıyor!!!!!!!!
“çağırsak mı acaba” diyorum ama çağırmıyorum.
sonra kapıda tekrar beklerken kafasını uzatıp bişeyler söylüyor ama yeliz ne dediğini anlamıyor. ben zaten o kafayla bişey duymuyorum. işimiz bitince nörolojiye gidiyoruz. ordan çıktığımızda yok. soruyoruz tuvalette diyorlar. üzülüyorum.
ismimi söylemiş miydim? evet hem de üstüne basa basa bağıra bağıra. belki facebooktan falan ekler?
o akşamı facebookta tüm hastane çalışanlarını araştırmakla geçiriyorum. bulamıyorum.
pazartesi ıstanbula gideceğim. haftasonu içerek ve sızarak geçiyor. pazar gecesi ise bi alamet geliyor bana. bu adamı bulmam lazım. yarım kalan bişiler var. tamamlanması lazım. sabah erken kalkıp otogara gitmeden hastaneye gitmeye karar veriyorum. ve tabi ki sabah kalkamıyorum.
alelacele son kontrollerimi yapıp taksi çağırıp evden çıkıyorum. saat 9.20. muttaş saati 9.45... 25 dakikam var. acaba yapabilir miyim?
zümrüt. bugün yapmazsan bir daha yapamazsın...
ceviz’i hatırla. bu gece bulduk bulduk, bulamadık bir daha bulamayız demiştin... öyle oldu.
“günaydın abi. hayırlı bir iş için 25 dk içinde beni önce hastaneye sonra otogara yetiştirebilir misin?”
taksici gülüyor.
5 dakika sonra hastanedeyim. arka girişten girdim. tünelden geçtim. yürüyorum ve onu görüyorum. sanki mideme yumruk yemiş gibiyim. ya terslerse, ya başka bişey derse, ya yanlış anlarsa, en kötüsü ya evliyse? neyse zümrüt son maddeye alıştın, artık koymaz diyerekten diğerleri için kendimi hazırlamaya çalıştım. bi kaç kişiyle konuşuyordu. direkt lafa atladım.
“merhaba”
merhaba dedi ama öyle baktı. o an tek kolu havada kadının birine bişey anlatıyordu zaten.
“sizinle iki dakika görüşebilir miyiz?” dedim biraz medeni bir ayı olmaya çalışarak.
“tabi” dedi şaşkın bir halde. dışarı çıktık.
“ben sizi nerden hatırlıyorum” dedi... o anki hayal kırıklığımı sanırım asla ifade edemem. benim onu düşündüğüm kadar o beni düşünmemişi bırak, adam beni hatırlamıyor bile. sıradan bir hastayım ben.
“geçen gün gelmiştim” dedim abartılı bi gülümsemeyle. çok sinirlenmiştim. önümde durdu. boyu benden uzun iyi bari dedim. buyrun tarzında bişey dedi. ne desem diye düşündüm. prova yapmam ki ben. bodoslama girerim. gene öyle oldu.
“öncelikle evli misiniz?”
normalde bu soruyu birine sorsam evet ya da hayır der değil mi? ama bu eleman kasılarak “bekarım” dedi! ben de içimden çüş dedim.
“güzel. geçen gün geldiğimden bu yana aklımdan sizi çıkartamıyorum. biliyorum alışık değilsiniz böyle şeylere ama görüşme şansımız olur muydu? ben ıstanbula gidiyorum 10 dk sonra servisim var gitmem gerek” deyiverdim. hayvanoğlu hayvan zümrüt. ilişkilerindeki erkek hep sen mi olmak zorundasın?
mal gibi kaldı desem yeridir. öyle bi sağa sola baktı sırıtarak. ben tabi dikkatle yüzüne bakıyorum. “oluuur” dedi. telefonunu elinden almaya kalktım. sanki bir refleks gibi telefonu çekti.
“ok numaramı vereyim gidicem ben” dedim. telefonu kurcalamaya başladı. o an son arananlar listesini gördüm. üstüste iki kız ismi tuğba ve aslı!!!
vay anasının bi tarafına fog koyayım herif benim gibi koleksiyoncu laaaaan diye bi nara attım içimden. numaramı verirken
“peki sen evli misin?” dedi imalı bir şekilde. parmağımdaki yüzük beni bu hale getirdi aq
“hayır” dedim.
“öğrenci misin” dedi yine hayır dedim. vakit kaybetmeye gerek yok otobüs kaçıyorrrrrr
numarayı aldı. bu arada senin adın neydi diye sormak geldi aklıma...
e dedi.... e...
iyi ben de zümrüt görüşürüz dedim ve koşarak taksiye bindim.
arar dedim. kayıtlı olmayan numara aradığında o zannettim. hatta mesajla trip attım kız arkadaşım çıktı!
aramadı.
tam iki hafta geçti üzerinden. acaba numarayı mı kaydedemedi diyordum. sonra da zümrüt salaklaşma. adam terslemek istemedi demek ki, hoşlanmadı aramadı bu kadar. derdine yansın diyordum. en sonunda umudu kestim.
e isminde tüm hastane çalışanlarını muğlada yaşayanları tüm profilleri aradım. yine bulamadım. yüzsüzlük yapmamak için tekrar da gitmedim. beni istemek zorunda değildi ki. neden gideyim ayağına?
kimseye anlatmadım bu olayı. bi ev arkadaşlarım bi de volkan bildi. çamelide olayın bir kelimesinden dahi bahsetmedim.
ve çarşamba günü geldi.
işyerindeki stresten telefona bakmaya fırsatım olmamış. elime aldım ve bir arkadaşlık isteği gördüm. yine hangi hanzo kimbilir derken....
yok abi biri bana şaka yapıyor??? uydu bana eşek şakası mı yapıyor?? yoo uydu yapmaz. peki yelizle selda? yok onlar da üşenir... eeeeee kim bu oç????
ta kendisi.
telefonu bozulmuş. neden gelmedin dedi. demek ki salak değilmişim dedim. demek ki gerçekten önseziler doğru çalışıyor dedim. dahası önseziler biraz değişik çalışıyor. sen 2 senedir kavaklıdereye tayin isticem diye gezin, bulduğun adam kavaklıdereli çıksın... oldu mu şimdi?
kriterlerime uygun mu derseniz değil. baya baya da öküz. sorumsuz ve umursamaz. hani ben kimseyi boğmam ya, bunu boğasım geliyor. ama çok da sevimli kerata. ne yapsam bununla bilemedim. hiç atasım satasım yok.
elbette kıyamadıklarımın bana kıydığını hatırlarsak bu elemandan da sağlam bi kazık yiyeceğimi o zamandan söyleyebilirdim. ancak her ne olursa olsun değeceğine de emindim. üzülmeyeceğime de... ya da fazla üzülmeyeceğime...
ve öyle de oldu. sadece dört gün süren saçma sapan geri zekalıca gereksiz bir olay yaşandı, bitti. ne yaşandı? hiçbirşey. telefonda başladı telefonda bitti. daha doğrusu bir bitme hikayesi bile yok. artık adamı ne kadar korkutmuşsam hayallerim, duruşum ve rahatlığımla, beni her yerden itinayla engelledi. bir kavga bile yoktu. kimbilir onun neleri neleri varmış.
valla üzülmedim. az sinirlenir gibi oldum küfrettim geçti. zaten karmaya göre huzuru bulsam kavaklıdereye gidemezdim ki? karma beni sinop’a yollardı. ha sonu böyle olduysa kavaklıdereye tayin kesin diyebiliriz...
işin aslı: denedik yaşadık ve gördük. bir c değildi. bir b hiç değildi. ama sıradanlığı ile alfabeden bir harf daha tüketmeyi başardı. TEBRİKLER
ve oturup bunları sakince yazan zümrüt bir bakıma neden sakin olduğunu da ayrı bir yazıda paylaşacak. y nin etkisi büyük, y olmasaydı hiçbirşey olmazdı. ancak sebep sadece o değil. o ki final haftasında saatlerce skype da beni sakinleştirmeye çalıştı. taaa kayseriden. keşke onunla düzgün bir hayatımız olabilseydi, keşke bu kadar inişli çıkışlı yaşamasaydık her anlamdaki birlikteliğimizi...
neyse işte. hikayenin sonunda yine kötü zümrüt cezasını buldu :) bunun tabi e ile hiçbir alakası bulunmayan devamı var. anlatılacak.
bu arada..... hatıralar silinir elbette. ancak her gelenin gideni aratıyor olması.. işte o bana adil gelmiyor.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Anlat