bir takım fotoğraf kareleri vardır. insanlar masumane şekilde onları sevdikleriyle paylaşır. ve sen resimlere bakıp o mutlu insanların sırıtmalarını izlerken "ulan o beni terketmeseydi bizim de böyle bir pozumuz olabilirdi, biz de mutlu olabilirdik" diyorsun.
kabullenmesi zor tabi. sen aşık olmaktan ziyade ilk defa birini sevdin, ilk defa birine güvendin onun yamuk yapmayacağına inandın. ve o seni terkedip gitti. gittikten sonra da çok mutlu oldu gününü gün etti, üstelik bi de arkandan bi araba laf etti. bazı garip insanlar da o laflara bakıp senin neden hala toparlanamadığını sorguladı. geri zekalılar.
ve sen hala o fotoğraflara bakıp üzülebiliyorsun. kimi zaman kendinize ait resimlere bakıp artık ağlamadığını farketmek de bir o kadar tuhaf. ağlaman gerekli değil mi?
hislerini aldırmış gibisin. mutsuzsun ama ağlamıyorsun umurunda bile değil onun varlığı yokluğu. hatta sokakta gördüğünde kafasını çeviriyor olması bile sende tebessüm yaratıyor. çocukluğuna veriyorsun ruh ikizinin bu hareketlerini. zira sen ölmek amaçlı içerek komaya girdiğinde o senin çocukluğuna ya da aşıklığına vermemişti bunu. aksine uzattığın eline nefret dolu bir bakışla yanıt vermişti. tam ayağa kalkarken yine sinir krizine girmiştin acil odasında. atlayıp gelmişti ex kankan gözleri dolu dolu...
sen yapmadın o yapmadı kimse suçlu değil. o halde bu boku kim sıçtı? neden mutlu insanlar batıyor sana? neden gülümsüyor gözüken varlıkların altında bir sahtecilik arıyorsun? bir arkadaşım var o der ki mesela "benim şu datça'da ayıramayacağım çift yok. herkesin öyle boklarını biliyorum ki" bu mu yani mesele? nedir mesele?
eski sevgililer yeni sevgililer arada kalmışlar falan filan. şişenin dibini görmeyen ölsün. allahtan ramazan şimdi. içmiyorsun aferin sana. belki işlediğin korkunç günahların üstüne yenisini eklemez Allah...
peki sen ne yaptın nerelere gittin o insanlar mutluyken? bütün türkiye'yi tavaf ettin geldin içindeki acıdan bir gram fire vermeyerek. neredesin ne yapıyorsun kimse içten merak etmedi. herkesin bir sezen aksu anısı vardı, herkesin bir çıkarı vardı. ne vardıysa o yoktu aslında ve yok olanlar esasında hep seni bekliyordu.
sene 2011. daha bu olanlar hiç yaşanmamış. sen birinin yanına gidip esasında uzaktan tanıdığın biriyle ciddi anlamda tanışmış oldun. çok mu güzeldin ya da çok mu çekici? tabi ki hayır. hiçbiri değildin. sadece sıradandın her zamanki gibi ve bu sıradanlık olağanüstülükten sıkılmış bir adam için fazla sıradandı. "aaa meşhur zümrüt sen misin" dedi sana ve sen "evet deli zümrüt, memnun oldum" dedin elini sıkarken.
merhaba ben meşhur deli zümrüt. çok güzel sandalye fırlatırım. öyle ki attığım her iskemle en az 1 sene konuşulur.
ve sen o adamı her farketmediğinde arkandan büyülenmiş gibi baktığı aşikardı. bir gün bunu kazayla gördüğünde tüylerinin ürpermesine engel olamamıştın. fakat fazla saçma geliyordu tüm bu olanlar. öyle değil mi ya sütten ağzın yanmıştı bir kere. bir daha mı?? tövbeeee...
gel zaman git zaman çukurlara düştüğünde ölüp ölüp dirildiğinde kaç kişi vardı diye sayasın bile gelmedi be kardeşim. çünkü kimse yoktu ve bunu kabulllenmek seni üzmüştü.
işte seni yeniden hayata bağlayan kişi. işte senin eşini bulmanı sağlayan kişi.
eşin seni terketti.
ve işte senin ellerini tutan kişi, ağladığında yanında olan kişi.
komaya girip ertesi sabah gözlerini açtığında onu karşında gördün. ama o seni ilk kez böyle görüyordu. sıfır makyaj, seneler sonra yeniden dolaptan çıkarılmış erkek kıyafetleri, dağınık saçlar. ve bir sitede aldığın ilk hava... yeni hayatının ilk oksijeni. ve yeni hayatına dair yediğin ilk yemek. yumurtalı ıspanak, bulgur pilavı...
sen ki bulgur pilavıyla Allah'ın seni açlıkla sınadığı bir an barışmış, yumurta ile herhangi bir besin maddesini yanyana bile düşünemeyen garip ağız tatlı bir mahlukattın.
ama yeni bir hayat vardı seni bekleyen, tıpkı o bahçede eline konan uğur böceği gibi. o yumurtalı ıspanak yendi. hem de ne iştahla yendi. üstüne sigara içildi. o kadar çok sigara içildi ki, kendinden nefret edildi...
ve diğerleri... eski dostlar, uzun sessizliklerde birbirlerine bakanlar, üstüne eklenen üç faiz ve bir eş... geçer başka masaya otururlar. senden çok uzağa. tepki bile veremezsin. "gidelim" dersin. "onlar gitsin" cevabını alırsın. ortam gerilmesin istersin. insanlar taraflarını çoktan tutmuştur ve kimseye kızamazsın. kızmamalısın.
eşinin yanındakilere selam vermek zorundasın. selamını verdin ve ortada oturan eşinle gözgöze geldin. sana ağzıyla nasılsın diyemeyecek kadar korkak olan eş, yeşil gözleriyle mutsuzluk dolu bakmaktadır sana. gözleriniz karşılaşır. bir şey söyleyemezsin. kocaman dudaklarıyla hala bir çocuk gibidir sevdiğin. kalbinde çok ağır bir acı hissederek orayı terkedersin.
o an anlamışsındır ki o sevgilin olmasa da sonsuza dek sevdiğin olarak kalacaktır.
uzun uzun ağlamak, aylar boyunca ağlamak sana hiçbirşey kazandırmaz. aksine yüzün yeniden deforme olur. sesin çatlar, hissizleşirsin. iç organlarının sağlıklı olmadığını hissedersin ama doktora gitmeye de korkarsın.
ve o büyülenen, hep vardır. kimi zaman yalanlar söyler, kimi zaman seni kendine getirmeye çalışır. ama bir türlü söyleyemez seni ilk gördüğünde neler olduğunu.
artık eğlenceli bir yanı başlamıştır bu olayın. o sana asılır, sen ona. güler geçersin söylediklerine. kırılmazsın bile. çünkü iyi tanıyorsun onu. düştüğünde tutacağını biliyorsun. ellerini tutabilirsin, yanlış anlamaz. kalkıp dans edebilirsin, hiç kimse farklı düşünmez. çünkü sen de farklı düşünmüyorsun. içinden geçen tek bir kötü düşünce bile yok. laçkalaşmamış bir samimiyet var aranızda.
sonra onu sınıyorsun. geçemiyor sınavı. evet. yanlış bir şeyler var aramızda. olmaması gereken.
"bu ne bu elbise boyu? hiç utanmıyor musun" diyor sana bir akşam. "sana ne be" diyorsun. çok sinirli. "ya benim işim değil tabi karışmak, ama dışardan hoş görünmüyor" diyor. "arkadaşım, seni alakadar etmez anam mısın babam mısın aaa" diyorsun diğerlerinin gülüşleri arasında. mosmor kesiliyor sinirden. dönüp gidiyor. sen ortamdan ayrılırken başının ağrıdığını iddia ediyor, gelmiyor yanınıza.
ve sonra sadece sen istedin diye geliyor. sadece sen.
ama bu, yanlış.
kaçtın arkana bakmadan eşinden. sevginden bağlığından. tüm türkiye'yi gezdin dolaştın. unutmaya çalıştın. unutamadın. bir kolye aldın, üzerine ismini yazdın. onunla dolaştın. insanlar sana ruh hastası dedi. pek de haksız değiller diye düşündün.
sonra o, giderek daha tatlı gelmeye başladı. sen kaçtıkça o kovaladı. ve yine alkol her şeyi çözdü.
bol bol içtin, yanına gittin. yine mutsuzum dedin. kıyamadı. uzaklaştınız. sarıldı, sarıldın. ve anlattı. bir masalmışçasına.
zümrüt deliydi meliydi ama ruhu asla orospu değildi. geçen zaman senden öncelikle şerefini almış götürmüş. şimdi seni ateşe atan o çocukluğuna verdiğin eşinden ne farkın kaldı?
bir fener aldın eline. karanlıkta yürümeye başladın. zümrüt'ü aradın her yerde bağırarak. son kalanları da alıp götürmüş birileri. ahh zümrüt nerdesin? nereye ittiler seni? nereye gömdüler? nerdesin?
ve şimdi acaip bir suçluluk acaip bir vicdan.
ve diğerlerine bakıyorsun. herkes mutlu. sorun yok. çünkü sen yanlış bir şey yapmana rağmen kimsenin hayatıyla oynamadın. kimseden veremeyeceği, vermemesi gereken şeyler istemedin, beklemedin.
eşinin yarattığı boşluğu hiç kimse dolduramazdı. sadece sen oraya göre biri olduğundan emindin onun. ve o misyonunu tamamladı. daha fazla kurcalamaya gerek yok. ne olursa olsun hoşlandın ondan, aşık oldun ona, varlığı huzur verdi ve bitti.
şimdi gidiyorsun. yine de kara leke olarak bakmıyorsun bu olaya. ardında bırakman gereken acı bir olay belki de. senin için değil onun ruh ikizi için. ne olursa olsun ondan değil de senden beklenmezdi bu. kendi kendine dert edinme o yüzden. bak herşey normal seyrinde ilerliyor.
kimse mutsuz değil. evet kırıldık, kırıldın, kırıldılar. ama her şey aynı.
bunu biri söylemişti.
"onlar birlikte ve sen dış kapının dış mandalı bile değilsin"
alkışlar sana geliyor bu defa. bence biraz uyumalısın.çünkü birlikte bir fotoğrafınız dahi yok. bu ona değil, bu seni terkeden ruh ikizine değil, bu seni gammazlayan dostuna değil, bu seni satanlara da değil. bu öfke hiç kimseye değil. bu öfke fotoğraflarda gülümseyen insanlara da değil...
bu öfke kendine.
bu öfke her şeyin sorumlusu olan kendine.
merhaba, sen yeni zümrüt.
devlet memuru, denizli'de yaşıyor. tüm bu yaşanılanları kötü bir rüya sanıyor.
bir gün kırmızı saat çalacak diye umut ediyor.
26 yaşında
ve ölse kimsenin umurunda olmayacağını iyi biliyor.
çünkü hayatın ona bir borcu vardı. o borç, şimdi ödendi!
edit: nihan bana bir gün dedi ki biri için "ben onunla Allah katında evliyim." işte eş diye bahsettiğim kişi de benim öbür dünyadaki eşim. buna inanıyorum. o bu hayatta beni istemedi, belki de başka şeyler çeldi aklını. konu bu değil. konu şu ki bu yazı iki kişiden ibarettir. biri öbür taraftaki eşim, diğeri de "o".
"o" kimdir çeşitli duyumlar almıyor değilim. yalnız çirkin yakıştırmalara sebep olan kişi kısaltmalarım hakkında bir bilgi vermek istiyorum ki ortalık daha fazla karışmasın. "o" benim Ü olarak kısalttığım şahıs.
biliyorsunuz ben burada yazarken bazı insanların adını A B C şeklinde simgeliyorum. fakat burdaki bir yanlış anlaşılmayı hemen düzeltmek istiyorum. ben birinden D diye bahsetmişsem bu o kişinin adının D ile başladığı anlamına gelmiyor. o an hangi harf aklıma gelmişse o yazılır. Ü yazdım diye hemen ü ile başlayan erkek isimleriyle gelmeyin bana ya :)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Anlat