yaşlandıkça çirkinleşen birini tanıyorum. içinin değişken karanlığı yüzüne vurmuş. bülent ersoy'a benzetiyorlar onu. o kadar mı yahu diye düşünürken kendisi de gülüyor. "bana ne dışımdan, benim içim önemli" diyor sanki içinde güzellik kalmış gibi.
oysa ben yanlış bir şey yapmadım. sadece sevdim. sevmek kötü bir şey mi? değişik açılardan bakarsan elbette kötü. ama benim açımdan bak. sadece sevdim ben. sevgisinin karşılıklı olduğunu bildirdim. ve bunu ispatlamasını beklemedim. başka biri olsa iş bu boyutta kalmazdı. rezalet çıkardı. o yüzden görüşmedim bir daha. sadece onunla konuşmak bile beni rahatsız edecekti çünkü.
kimse inanmasa da ben hala iyi bir insanım.
psikolojik sorunları olan birini tanıyorum. kendinden küçük bir çocuğu seviyor. sabahlara kadar onu düşünüyor. karşılıksızlığın dibine vurmuş durumda. ve her hüsranında yanına gittiği biri var. belki de onu sevdiği kişi sanıyor. onunla konuşmaya çalışıyor. ona onu sevdiğini söylüyor. onu pozitif kullanıyor.
dizlerine yattım bir gün. saçlarımı okşamasına izin verdim. yine kafamı kaldırıp yıldızlara baktım. "neden kimse benden hoşlanmıyor? neden kimse beni sevmiyor? yalnızlıktan çok sıkıldım" deyiverdim.
bilinçaltımdakiler bunlardı. şımarık çocukmuşçasına her önüne gelene yazan ben, aslında öyle kırık bir kalp taşıyordum ki.
"neden kullanıyorlar beni? neden hep başka amaçlar var yanıma yaklaşanlarda?"
bunu soramadım. soramazdım.
o ne söyledi yazmayacağım elbette. ama beklediğim cevap bu kadar net olmamalıydı.
"çok mu çirkinim ben?"
"aksine, çok güzelsin"
neden yalan söyledi ki?
insanların ailesi, arkadaşları, dostları olur. günler o kadar çabuk geçer ki hiç kimse birine bu kadar bağlı kalmaz. kalamaz. çünkü bilir ki sıkılmaya geri dönmeyecektir arkadaşlar vardır, yalnızlık hissetmeyecektir aile vardır.
eve gidesim yoktu o gün. saat 2 miydi neydi. ve herkes evlerine dağılıyordu. zaten dışlanmışlık had safhada. daha neden durayım ki burada dedim. arkamı dönebilirdim. biraz güç oldu karar vermek. döndüm.
evet saat 2 idi. ama ben şanslıydım.
biraz konuşalım, ben mutsuzum. konuşacak kimsem yok. kimsem kalmadı. kimse anlamıyor. kafa kaldırmıyor. kaldırabilecek olanın da ağzı gevşek. sana anlatsam ne olur sanki.
biraz baba gibi, biraz dost gibi, biraz sevgili gibi...
beş dakikalara bölünmüş, kimsesiz bırakılmış bir hayatı kurtarmak. ben sadece huzur istiyorum. huzuru nerede bulursam oraya gidiyorum. kimseye de sormuyorum soramıyorum.
sana soruyorum işte, cevap versene. zümrüt nasıl kurtulur? anlatsam ne olur... sen de mi sıkılır kaçarsın yoksa?
dinleyebilecek birini tanıyorum. sadece macera arıyor.geleceğe dair hiçbir planı yok. derdi sadece günü kurtarmak.
başıma geleceği biliyorum. fotoğraflarına bile bakamadığım o çocuk yine karşımda. datça küçük. rastlaşmalar sıklaştı. kafasını çeviriyor beni görünce. kahkaha atıyorum tepkisine. ben ona kötü bir şey yapmadım. kendisi bilir diyorum.
başkalarının geleceğini okuyorum bazen. duvarlara bakıp bilmem kimin düğününü görüyorum mesela.
ama kahrolası kangren hayatımın sonrasını bir türlü göremiyorum.
biri vardı, birini çok seviyordu. o biri bizimkini terketti. bizimki sinir krizlerine girdi zor toparlandı. yeni insanlar dostlar iş vs derken unuttu gitti. o unutma aşamasında ağlarken bana "dönmez" diyordu. ben ise döneceğinden emindim.
adam döndü. hiç şaşırmadım. fiks midir yani tüm erkekler güzel kızlara karşı?
döneceğine inanan birini tanıyorum kendisini terkedenin. ama 5 ama 10 yıl sonra kafasını taşlara vurup doğruları görebileceğine inanıyor. terkedene belli etmese de hala çok seviyor, hala çok özlüyor. onun da en azından uykusunda özlediğine inanmak istiyor.
ama ben çirkinim.
"bir gün beni nasıl bir ateşe attığını farkettiğinde kafanı taşlara vuracaksın, ama geç olacak" demiştim.
tüm bu olanları duyduğunda acaba beni özlemekten vazgeçer mi? ya da gerçekten beni özlüyor mu ki? bu şizofren aklımla neler uyduruyorum?
sonra diyorum, yok, bütün bunlar bir rüya.
beklediğine değecek.
o fotoğraf karelerinde biz de olacağız. delirmemden mutlu olan herkes hasedinden ölecek. beter olun.
çok seviyorum.
huzurunuzu kaçırmış olabilirim. ama ben kimseye kötülük yapmadım. oruç tuttum tövbe ettim, yoluma devam ettim. bir mucize bekliyorum. o denizli'de değil, ıstanbul'da değil, başka bir yerde hiç değil...
o mucize datça'da.
işinize gelse de, gelmese de, benim mucizem burada! bir gün gerçekleşecek.
çünkü o kollarında çiçeklerle gelen, hayatımda ilk defa insan olduğumu hissettiren, beni sık sık üzüntüden değil sevinçten ağlatan, gözlerine baktığımda kendimi gördüğüm çocuk kötü biri değil. adı üstünde çocuk. büyüyecek...
bir çocuk daha vardı. datça sokaklarında ağlayarak onu arardım. gel dese koşarak giderim diyordum. zaman geçti, büyüdü, gel dedi. gitmedim.
başka bir çocuğum vardı çünkü artık. ukala görünümünün altında dünyanın en tatlı adamını barındıran, kocaman yüreğinde bir kadına fazlasıyla yetecek kadar duygunun bulunduğu adam. kokusu bile hala burnumda.
ilki geçti. başkasıyla geçti.
bu geçecek oldu, alevlendi.
geçer diyor insanlar gene de... ama geçmesin.
bırakın o büyüsün. ben bile büyüdüm tek başıma. o ailesiyle arkadaşlarıyla işiyle ve sevdiği kızla daha çabuk büyüyecek.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Anlat