Murat Balıkçı'ya...
"hem sevgilim hem ailem hem de en yakın arkadaşım oldun birden. bittiğinde nasıl toparlanırım bilmiyorum"
"ben yanında olacağım. korkma!"
16 şubat 2012, bir perşembe günüydü.
yani benim uğurlu günüm.
boş boş baktım önümdeki ekrana... aynı insanlar, aynı muhabbetler, aynı salakça konuşmalar ve bencilliklerle dolu ekrana... bu aptallık ile zamanı doldurmuştum. saat 6 olmuştu bile. etraf kararmıştı. özbel'e gitmem gerekiyordu. geçen kış en zifiri karanlıklarda bile arşınladığım çakal görünümlü bir köpeğin üstüme saldırdığı o uzun yolu tek başıma yürümeliydim.
yarım saat sonraydı. biraz panik halinde çıktım evden. belediyenin oraya inen yokuşu kullanıp özbel'e nasıl gidebileceğimi sorgulamaya başladım. acaba otobüsü mü beklesem, diye düşünürken telefonuma mesaj geldi.
"7.15 gibi vildan'a geçerim ben. istersen alayım seni de."
kimseye mesaj atmamıştım, kimseye haber vermemiştim. ve bunu bana yazan o kadar alakasız ve köpek fobimden o kadar haberdar olamayacak biriydi ki. o an hızır gibi yetişmesine çok şaşırmıştım.
gelip beni motorla aldı migrosun önünden. vildan'a gittik. o herkesten önce kalkmak zorundaydı, gitti. ben de bir iki saat sonra tuğba abla'nın arabasıyla evime döndüm.
ben gittikten sonra geri gelmiş. benim için. sırf eve bırakmak için.
çok alakasız anlarda çok alakasız cümlelerle mesajlar atardı. misal gecenin bir körü "soğuk!!!" yazardı. ki soğuktu da. pek bir anlam aramazdım altında. "çocukluk arkadaşıyız biz, canı sıkkın olabilir, derdini anlatmak istiyor olabilir" derdim. hiç bir art niyet bulunmazdı çünkü cümlelerinde. yanlış anlasam yine kendi canımı yakacaktım.
ve sonra arttı birlikte geçirilen anlar, olaylara birlikte gülmeler, gözle konuşmalar, insanların anlamsız bakışlarını izleyip dalga geçmeler. ne güzel anlaşıyorduk. iki iyi arkadaştık seneler sonra yeniden. bana anlatırdı sıkıntısını. çalıştığı yere gideceğimi söylemiştim bir gün hatta. mihriban'la aynı yerde çalışıyordu. gecikince merak etmiş, gidemeyeceğimi öğrenince de üzülmüştü.
ve bir kavga insanlar arasında. en çok gerilen yine ikimiz olduk. üzüldük, sinirlendik. yine de gülmeden duramadık. fısıldaştık düşmanca bakışlara aldırmadan, oyundan bir parçayı birlikte oynadık gülme krizine girdik. o hep beğendi çünkü başkalarına inat benim oyunculuğumu.
akşam ikinci işine giderken beni de davet etti. o zaman kpssye hazırlanıyordum. gidemezdim. bir kaç kez söyledi, ısrar etti. gidemedim, üzüldü.
tatil gününü bana haber vermişti. anlamadım. şimdi anlıyorum.
sonra sitenin elektriği kesildi, tuba'da kalmaya başladım. haberi geç oldu.
tabi tuba'nın önündeki mesajlaşmalar ve üslup problemi tuba'nın dikkatinden kaçmamıştı.
"bence bu çocuk senden hoşlanıyor" dedikçe sinirleniyordum.
"tuba hasta mısın sen? götünden uydurup durma. arkadaşım o benim" diyordu ağzım. fakat tuba inattır. o kadar çok söyler ki aklına sokar insanın.
bu arada her gün günaydın ve iyi geceler mesajları atılıyordu illa ki...
ertesi perşembe olmuştu bile. ve o vildan'a beni almadan gitmek istemiyordu. o gün de bir çirkinliğim üstümde ki sorma...
atik'in önünde buluştuk, bu sefer yürüyerek gittik. yolda bana canını sıkan bir iki şeyi anlattı. ben de sıdal'dan dolayı kulak misafiri olmuş olabileceğinden ablamla aramdaki problemlerden bahsettim.
normalde ben fiziksel temas konusunda oldukça sinir sahibi olan biriyimdir. kız arkadaşlarımın bile eli bana değse sinir olur ittiririm. geçen hafta da öyle olmuş ve ben farkında değildim. onun eli yanlışlıkla bana değmiş. ve ben tutup elini itmişim. dediğim gibi refleks gibi bir şey.
ama bu sefer onunla yanyana oturuyordum. sıkışmıştık koltuğa o ve ben. benim bacağım onun ayağının üstünde, onun kolu benim bacağımın üstünde...
vildan bir arkadaşından oyun cdsi almıştı ve büyük beklentiler içinde onu izlemeye çalışıyorduk. fakat kadının böbürlenerek verdiği cd berbattı. daha doğrusu oyunculuklar berbattı. felaketti. gerek gülme krizleri geçirerek gerekse birbirimizin örnek almaması için gözlerimizi kapatarak ve cdyi atlatarak gereksiz dakikalara son verdik. ardından harika birer oyuncu olduğumuzu kabullenip birbirimize teşekkür ettik.
en çok ikimiz gülüyorduk. sıra prova almaya gelince kimsede hal kalmamıştı. o ve sema zorla da olsa provalarını yapıp bitirdiler ve o ayaklandı. sıra iskender ve bana gelmişti. ancak tuba beni limanda bekliyordu ve benim de limana gidebilmem için bir erkek gerekliydi.
vildan'a ne söyledim bilmiyorum. onun kapının önünde ayakkabılarını bağlamış şekilde bana baktığını gördüm. bir anda kendimi dışarda buldum. yürümeye başladık.
ismi lazım değil bir arkadaşım önceki gün o ekin'den öğretmenevine kadar olan yolu sevgilisiyle yürümüş, önünden geçtiği sokak lambasının söndüğünü söylemişti.
"dün burdan bizimkiler geçmişler. sokak lambaları birbiri ardına sönüyormuş" dememe kalmadı önünden geçtiğimiz lamba söndü. afalladım.
"ahaha olaya bak fotosel mi var acaba" dedi. derken ikinci lamba da söndü.
biraz da tuba'nın dediklerinin doğruluğunu merak ettiğimden
"sevgiili lambalar biz arkadaşız yanlış anlama olmasın" dedim gülerek.
tepki vermedi.
çantam sol omzumdaydı. o da sağ yanımda...
kollarımız çarpışıyordu arada. gereğinden fazla...
elimi tutmasını istedim. ama tuba'nın gazına gelmemem gerekirdi. belki de yoktu böyle bir şey.
limana geldik. yokuşun önünde vedalaştık.
tuba'yla eve geldik, yine bir mesaj "nasıl geçti?" ve hemen ardından
"senin facebook'taki notlarını okuyorum. kitap niyetine. çok güzel yazıyorsun"
ve sızıp kalana kadar devam ettik... tuba'nın imalarına anlamlı gülüşlerine bakmadan...
ve ertesi gün karar alındı, akşam onun çalıştığı bara gidiyoruz arkadaşlarla. yer ayırtmak için mesaj attığımda hem ondaki hem kendimdeki titremeyi hissedebiliyordum. fakat şimdilik bunu kimsenin bilmemesi gerekiyordu.
tabi akşam biraz geç kalınca nerde kaldın anlamında "eee ne yapıyorsun ölüyorum yorgunluktan" gibi bir mesaj geldi.
gittik oturduk. içtim. evde rakı içmiştim. üstüne bira. mide haşat. onun sıkıntılı olduğu bir konu vardı, dinledim. kızdım.
çok sıkıldım. kalkıp kendi başıma barın içinde göbek attım.
yetmedi, yanımdan geçerken ona öpücük attım.
uğur'a "iiisssyyeeeaaann" diye eşlik ederken birden kafamı çevirdim, bana baktığını gördüm. onlar 26 senedir beklediğim bakışlardı işte.
işte o an... bütün gece yanımda otursun, bütün gece bana baksın istedim. bir ömür boyu beni sevsin istedim. işte esas alıcı gözüyle baktığım an o andır.
herkes gitmiş, masada üç kişi kalmışız. onlar sevgili zaten. ben sap. ona bakıyorum. çalışıyor. iki işte birden. çok azimli, imkan beklemiyor imkan yaratıyor. genç ama akıllı, belli toy ama terazi burcu be... yetmez mi?
peki sen nesin zümrüt? 4 senedir evde oturan. hiçbir baltaya sap olamamış, mücadele gücünü çoktan yitirmiş bir zavallı. genç bir çocuğu unuttuğum gülme duygusu ile nereye kadar sürükleyebilirim?
en iyisi eve git, onun kadını olabilseydim neler olurdu başlıklı bir not yaz, sarhoşluğu at, uyu.
"ben gelmiyorum, siz gidin" dedim masadakilere. ölene kadar içecektim param olsaydı. elimde tutmasını bilmezdim ben bu çocuğu. bağlanırdım. kaçar giderdi iki gün sonra sıkılıp. ağır gelirdim ona. avcumdaki kelebek misali, neresinden tutarsam tutayım elimde kalırdı. benim fevriliğimi, sinirimi, hastalıklarımı, ölüme yatkınlığımı ve hayatımda sürekli bir şeylerin çok kötü gitmesini kaldıramazdı.
ki belki de hala yanlış yorumluyordum.
hesabı ödedim. onu öptüm yanaklarından. arkamı döndüm.
bizim çift barın önünde birbirine sarılmış... öyle güzel görünüyorlar ki.
"Allahım, bana da çıkarsız, yalansız bir sevgi nasip edecek misin?"
içim bomboştu.
yolda bir adet bira aldım. içe içe yürüdüm o dağları tepeleri.
"eve ulaştın mı? nerde kalıyorsun?" dedi o yine...
"evimdeyim artık"
"5 yıldan bu yana ilk defa bu kadar mutluyum, mutluluğumun sebebi sensin"
"benim de sarhoşluğumun sebebi sensin"
soğuk şimdi. yaz geldi. ama soğuk.
hep sarhoştum, hep elimde ölmesinden ya da dış dünyaya kaçmasından korktum kelebeğin. üstüne titredim, emek verdim. çok da sevdim be. köpek gibi sevmek nedir ben şu iki ayda öğrendim. seneler sonra birine aşık oldum, iliklerime kadar.
en yakınlarımın gerçek yüzünü bu iki ayda gördüm. o gösterdi bana. ağzım açık kaldı.
ben bu iki ayda kendimi buldum. o kadar çok severmiş gibi yaptı ki, kendimi özel hissettim. sonunda biri bana değer verdi dedim. demek ki sorunlu ben değilmişim. demek ki cidden sevilmeyi hakediyorum demek ki cidden sevilebiliyorum!
bana hiç nesne muamelesi yapmadı. üstüme saldırmadı, dövmedi, sesini bile yükseltmedi. zehirlemedi, zehirlenmedi. iki yüzlü olmadı. elimi tutmaktan korkmadı. benden utanmadı.
gözlerimin içine baktı, karnımı doyurdu, yine sokakta kaldığımda bana evini açtı. hep yanımda uyudu.
sabahları sevmem ben. sabahım yoktur benim uyurum o saatte. ama sırf gözümü açtığmda ilk onu göreceğimi bildiğimden kalktım erkenden.
neler neler oldu. ne kavgalar ne anlaşmazlıklar ne sinir bozucu durumlar ne hastalıklar... o hiç gitmedi. o hep yanımda durdu.
gün geçtikçe daha çok sevdim. daha çok daha da çok sevdim. hastaneye kaldırdılar, çok büyük bir şey değildi ama yine de çıldırdım. anlatamadım kimseye, kendim de anlamadım.
ve bir sabah gitti.
üstelik hiçbir sebep olmadan.
övünmek ya da acındırmak için söylemiyorum, iki gün yemek yemedim. su bile içmedim. yattığım kanepede kaldım. ağladım. bağırdım, ayağa kalkamadım. yine üstümdeki eşofmanı yırttım.
evet hiçbir sebep olmadan bitirdi. daha da acı olan, kendi kafasında bitirdi, hayatında bitirdi. kovdu beni zihninden.
keşke kötü bir şey yapabilseydim. onu aldatsaydım, ona yalan söyleseydim, başka bir şerefsizlik yapsaydım da bunu haketseydim.
o uyurken, ona bakıp, içimden önümüzdeki 2 seneyi her anına kadar planladığım bir gecenin sabahında gitmesi çok ağır oldu. kaldıramadım, kaldıramıyorum.
her yerde onu görüyorum, elim telefona gidiyor, yine "bitti, istemiyorum, yazma" gibisinden mesajlar atacak diye korkuyorum, hiçbirşey yazamıyorum ona. kelimelerim tükendi. söylemem gereken herşeyi söyledim. yapabileceğim herşeyi yaptım.
onur gurur yapamıyorum. çünkü onu kaybetmek için çok erkendi. ne vardı gidecek?
aciz değilim, kişiliksiz hiç değilim. gidenin arkasından ağlamam diye bir kaidem yok. acımı bile dibine kadar yaşıyorum ki bu hala sağlıklı olduğumu gösteriyor bana.
çok özledim. çok çok özledim.
hayatım kaydı. doğru güçlüyüm ama bu benim güçlü halim zaten. hayatım kaydı. güç ne kelime. hangi güç durdurabilir bu kaybın sızısını?
çok özledim. çok seviyorum.
HORLAMANI BİLE ÖZLEDİM BE MURAT!
ANLAMAN İÇİN 32 YAŞINDA MI OLMAN LAZIM?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Anlat