5 Şubat 2017 Pazar

arkadaş

elimde telefonum beni engellemiş bir whatapp kullanıcısına bakıyorum. hayır ağlamıyorum. çünkü zaten o kullanıcıya küfür etmişim. işine gelmemiş ondan engellemiş. bakıyorum öyle. bundan olur demiştim ya hani, olmaması gayet normal diye düşünüyorum. iyi şeyleri güzel şeyleri haketmiyorum ondan bunlar diyorum. sadece ismi karşımda artık. bir isimden ibaret. bir de çamelide satın aldığı yerlerden... bana ne demek istiyorum.

anlattığım hiçbirşeyi dinlemeyen, dinlese de anlamayan, canımı bu yönden çok acıtan bir adamın attığı mesajı okuyorum. "sen benim en iyi arkadaşımsın" diyor mesajda. arkadaşlar birbirini dinlemez mi? arkadaşlar birbirine saygı göstermez mi? onu da geçtim. arkadaşlar yatar mı? arkadaşlık kisvesi nelerin kılıfı olmuş. tüm korkak insanlar bunu öne sürer olmuş...

çok soğuk bir ocak gecesi. donuyorum. çameli o kadar uzak ki ıstanbula, birinin benim için ta ordan bu karda kışta gelebileceğine inanmıyorum. hastanenin önündeki caddede kardan adam halimle bekliyorum gecenin bir yarısı. beni kendine bağlamayı marifet saymış o adam karşımda. benden özür diliyor. helallik istiyor. seninle evlenemem sana yazık ederim diyor sanki evlenme meraklısıymışım gibi. bunu geçen sene de duymuştum birilerinden... bunu sizin aklınıza ne yaparak sokuyorum? aşık olduğum zaman sizi potansiyel koca olarak mı görüyorum ya da tamamen sizi böyle gördüğümü zannetmenize yol açacak davranışlar mı sergiliyorum? bilmiyorum.
dayısı burda. her zaman olduğu gibi bir aile bireyi bana bayılıyor. bu bizim deli oğlanı adam eder diyorlar. dışardan ne kolay herşey. ben neden adam edeyim ki onu? adam değilse benimle işi ne?
yanımda oturuyor. bana dokunuyor. çok tuhaf oluyorum onunla temas edince. söylemesem olmaz. çok çok özlemişim. kıroluğunu bile.
"ben seninle evlenemem. türkiyede hangi tapu müdürlüğüne gitsem seni tanıyorlar. sana deli zümrüt diyorlar. bu namın alacak yürüyecek. büyüyeceksin. yükseleceksin. ben senin önünü kapatamam. sana yazık ederim. bana çocuğa bakacak evi temizleyecek yemek yapacak bi kadın lazım. öyle birini bulursam da evleneceğim. sevebileceğim biri olursa demeyeceğim. sevmeye çalışacağım."
vazgeçtim dedim. senden de vazgeçtim... çamelideki arsaları sat ve ilçemden defolup git.

daire o kadar yoğun ki. deliriyorum. bir vatandaşa koş bir personele koş bir müdüre koş isyeean diye bağırasım geliyor. derken telefonum çalıyor. o arıyor. açsam mı açmasam mı. biraz bekliyorum. karşımda gülay. kim diyor. ne desem ki? açıyorum.
canımı çok yakan anlarım vardır benim. hayatımın içine eden anlarım çok daha büyük bir listedir tabi. orda daha hayati mevzular vardır. misal.. neyse.
işte bu da canımı çok yakan bir telefon görüşmesi. bana hakaret falan etmiyor. ancak beni öyle bir şey yerine koyuyor ki bunu hakedecek ne yaptım diye düşünüyorum. esasında en başından belliydi zümrüt tuzağa düştün diyorum. telefonu sessizce kapatıyorum. tekrar arıyor. açmıyorum.

yılbaşı, doğum günüm. ikisi de aynı. aşık olduğum onlarca adam var doğrudur. ama ben onun aramasını istiyorum. varlıklı bir insan. bi çiçek gönderebilir mesela 21 eylülde. ama o kutlamayı bile "unutuyor" evet şaka gibi. doğum günümü unuttu. ben de onunkini unuttum sonraları.  kolay kolay hiçbirşeyi unutmayan ben, onun doğum gününü gerçekten unuttum. müdürümle aynı gündü. ama aklıma bile gelmedi. ödeştik... benim aşklarım bu kadar işte.

eylül ortaları mı ne tam anımsamıyorum. sabiha gökçen havalimanında sigara içme bokuna az daha uçağı kaçırıyordum. koştura koştura kapıya gidiyorum. bir yandan da telefonda onunla konuşuyorum. "biz arkadaşız" diyor bana... "arkadaşlar sevişmez" diyorum. hala ne umuyorsam. uçağa giden otobüsün içinde içimde bir sıkıntı. bundan sonra olabilecekleri kendime nasıl açıklarım diyorum. kaybedebilir miyim hiç kazanmadığım bir adamı? peki özellikle bugün mü gidesi geldi kocaeline? beni neden yolcu etmedi? çameliye varsam da bu iğrenç düşünceler geçse diyorum uçağa binerken. yine de 4 yıl önce kendi paramla ıstanbula ilk gidişimin dönüşünde olduğu gibi. uçağa en son binen olup uzun uzun arkama bakıyorum. bu şehire kimleri gömmüşüm. en başta c yi. ı yı başkalarını hatırlamadığım hatırlayamadığım insanları... annem ve babam burda tutunur tutunmaz kendi bilecekleri iş. ancak ya o? f?
kara kıyafetli zümrütüm tekrar. 18 yaşımın saflığı da üzerimde. acaba f yi seviyor muyum?
sevmiyorum.

eşyalarımı toplamışım evde deli dana gibi valiz kaldırıyorum bişeyler yapıyorum. annem ve babam tv izliyorlar. saat gece 11. daha yarım saat önce n nin düğün videolarına bakıp hüngür hüngür ağlamışım. ve f beni aramamış. boşveriyorum. makyajımı silip bi duş alıyorum. kafamda havluyla gene koşuştururken telefon. o. hadi geliyorum kapıya çık, yalnız yanımda oğlum var ona göre diyor.. iyi tamam gibisinden soğukça saçmalıyorum. hemen gidip saçımı kurutuyor üstümü değiştiriyorum. annem e bu saatte de aranır mı ya falan bişeyler diyor. çünkü o bir orospu çocuğu diye cevap veriyorum. telefon, astım spreyi, biraz para. hazırım. sıfır makyaj. farketmez daha önce de böyle gördü beni. ve artık önemi yok. çünkü bu onu son görüşüm olabilir.
oğluyla geliyor. oğlu ön koltukta oturduğundan arkaya geçmek zorunda kalıyorum. aklıma yukardakiler aşağıdakiler ve kişisel kahramanlıklar geliyor. kimin yancısıyım ben? kendimin bile yancısı olamamışım ki... oğluna bir merhaba falan diyorum. çok soğuk bi çocuk. f diyor ki zümrüt hanım sizde çocuk var mı? o zaman anlıyorum ilk defa karşılaşmışız gibi davranacağız. "yok f bey..." diyorum. rıhtıma inip saray muhallebicisinde oturuyoruz. burayı küçüklüğümden beri çok sevdiğimi bilemez tabi. söylemiş olsaydım dahi hatırlamazdı. oğlu yanıma oturuyor. bir süre sonra babasını o kadar pis göt ediyorum ki somurtan yüzü güleç bir hal alıyor. gülüyor kahkahalar atıyor.
benim gibi bir üvey annen olsun ister misin?
ben de istemem.
bir saat o kadar eğlenceli geçiyor ki. oğluna kendisini anlatmamı istediğinde anlatıveriyorum tüm şebekliğimle. şaşıp kalıyor. o kadar ciddi ki. "zümrüt hanım bu kadarını beklemiyordum" diyor. ben tapucu olmadan da böyleydim. bilirim insanları yavrum. senin tanıdığın insan kadar benim oturup kalkmışlığım var. daha da önemlisi bu altıncı his yok mu... ananı bile anlatır tüm özellikleriyle. arada pot da kırıyoruz tabi. ama o asılmaktan geri kalmıyor yine de. derken bi kavga çıkıyor sokakta. korkudan gidip onun yanına oturuyorum. elini tutuyorum. çünkü oğlu varken onunla vedalaşamayacağım biliyorum.
eve bırakıyorlar beni. yolda arabanın üstünü açtırıp görgüsüzlüğün kralını yapıyorum. inerken önce oğlunu sonra onu öpüyorum. içim gidiyor istediğim gibi vedalaşamadığım için... evde diyorum işte o gün. BUNDAN OLUR. evet olur...

kadıköy starbucks'ın terasında oturuyorum. hava hafif serin mi ne. birden bilindik bir karanfil kokusu. yan masada iki kız djarum içiyorlar. hemen yanlarına gidiyorum. "çok affedersiniz ben sadece ortaköyde bulabildm. siz nerden buldunuz?" diyorum. "beşiktaştan almıştım. buyrun alın lütfen" diyor. çok teşekkür ederek bir dal alıyorum. bu serin havada denize karşı o kadar güzel ki herşey. tabi terasa çıkana kadar fıtığımın azıp kalp krizi hissi vermesi kısmını geçiyorum. ecel teri dökmüştüm resmen.
derken arıyor. rıhtıma gelmiş. hemen çıkıp beşiktaş iskelesinin oraya gidiyorum. yayalara kırmızı yanıyor. bekliyorum. ama o ışığın oraya kadar gelip akıcı trafikte zank diye duruyor. arkasından korna çalan küfür eden gırla... biraz da kırgınım ona ama bu hareketi beni güldürüyor. ışık yanınca karşıya geçip arabaya biniyorum. seni çok özledim f. gerçekten. iliklerime kadar özledim. ne yapalım diyor. rahatça konuşabileceğimiz bir yere gidelim diyorum. o parka gidiyoruz gene. arabanın içinde hissettiklerimi anlatıyorum. başkası var değil mi?
anlatmaya başlıyor. evet başkası var. evlenmek üzereyiz. ama annesi beni istemiyor. bu yüzden ayrıldık. ama o bana döner, akıllı kızdır...
o zaman benimle ne işin var? biz arkadaşız... sinirden delirip arabadan çıkıyorum. arkamdan geliyor. bi banka oturuyorum. karşımda da bir bank var. pardon hanımefendi buraya oturabilir miyim diyor. mal mıdır nedir... içimden eğer karşıma oturursa herşey biter ama yanıma oturursa bu adama güvenebilirim diyorum. gelip yanıma oturuyor. ve benim düğüm gene çözülüyor. sarılıyorum ona. ne var be adam beni seveydin. ne vardı...
"yer ayarladım" diyor. ne yeri? bir ev. anlaşıldı. olaylar gelişti. ve olay bitince kaçar gibi gitti.

bekliyorum. içimde sıkıntılar. günlerim böyle geçmek zorunda. o ailesinin yanında tokatta. ben de ailemin yanında ıstanbulda. ben geldim o gitti yani. ağzımda kekremsi tatlar var. hayatında bi tek ben yokum bundan eminim. içim içimi kemiriyor. neler oluyor?

akşam güneşi acaip vuruyor üsküdar'a. potansiyel kıro sevgilim beni filizler köftecisine getirdi. arabadan inmemiz için vale kapıları açıyor. "aslanım al şunu güzel yere parket" diyor. diğer vale "buyrun hanımefendi" diyerek bana yol gösteriyor. dışardan nasıl göründüğümüzü anlamaya çalışıyorum. para babası mafya tipli kıro, yanında da eskortu. kesin böyledir. insanlar bize acaip acaip bakıyorlar. anlamıyorum. terasa çıkıyoruz. denize bakan masa var ama neymiş çok güneş varmış. kuytu bir yere geçiyoruz. güneş batınca kenara geçeriz diyor. ben salak anlamıyorum tabi hiçbirşey. sipariş veriyoruz.
hava çok güzel. karşımızda kız kulesi. insanlar güle konuşa yemeklerini yiyorlar. deniz de bir harika. uzaktan da olsa görüyorum.. yanımızda birkaç kedi ve yavruları. karşımda bayıldığım ama ne hissettiğimi bilemediğim bir adam. acaba bana yaşamayı sevdirebilir mi? deniz ne kadar güzel.. kuşlar ne kadar güzel...
bu ambians bir adet "koçum bizim köfteler nerde kaldı aç kaldık laaan" diye bağıran kıro nidasıyla bozuluyor. gözlerini kısmış o sinirli ifadesi yüzünde. garson "beyefendi yoğunluk var hemen geliyor" falan diyor ama bizimkinin sakin olacağı yok. garsona kusura bakmayın gibi birşeyler geveleyip onu uyarmaya çalışıyorum. dıştan görünen imajımıza çok uygun aslında bu görüntü.
güneşin batışını beklemiyoruz nedense. yemeği yer yemez kaçar gibi beni eve bırakmak istiyor. vedalaşıyoruz çünkü o bayramı tokatta annesi ile geçirecek. arabaya yürürken telefonu çalıyor. tek bir kelime. "geliyorum"
işte o an bir problem olduğunu anlıyorum. başka biri var.

kurban bayramını ailemin yanında geçirmek istiyorum. bu sebeple ıstanbula gidiyorum. uçak inişinde sıra problemi çıkmış. havada salak salak tur atıyoruz. tam yarım saat fuzuli havada bekliyoruz ve ben deliriyorum. camdan baktığımda e 5 trafiğini görüyorum aman allahım! bu ıstanbula gidiş mi geliş mi? eğer gelişse sıçççtıkkkkk!
valizimi alıp dışarı çıkıyorum. onu arıyorum. zira gelmesini istemememe rağmen gelip seni alıcam diye tutturmuştu. "karşına daire halimle çıkmak istemiyorum yarın buluşalım" desem de inada bindirmişti. işte karşımda. ilk buluşmalarda özen göstermek isterim. ama hep olmaz. hep bişey çıkar. bu da öyle. dağınık saçlar sıfır makyaj zaten yol yorgunuyum leş gibiyim. ama işte o karşımda. sanki bin senelik arkadaşını görmüş gibi öpüyor beni hoşgeldin diye. valizimi alıyor hemen. at gibi arabaya koşmaya başlıyor geri zekalı. bu davranışa ben sinir olurum işte. az bekle değil mi? gayet soğukkanlıyım. normal bir arkadaşım benim o. aramızda birşey olamaz öyle düşünmeye çalışıyorum. beni nasıl tanıyorsa ilk günden bu yana gene öyle bilsin istiyorum. sert soğuk duvar gibi sinirli kavgacı. o kadar çok yemek yemişim ki midem allak bullak. bi yorgunluk kahvesi içelim diyor. acıbademde bi mekana gidiyoruz. ben türk kahvesi hiç sevmem. ama onun kahve dediği türk kahvesiymiş. neyse geldi içiyoruz işte. havadan sudan çameliden o arsadan sözediyoruz. komik biri. biraz kendinden bahsediyor. ben de ona haftaya bugün eski sevgilimin düğünü var. biraz mutsuzum diyorum. ama o kadar samimi davranıyor ki. biraz görgülü olsa bundan olur mu acaba diyorum. davranışlarını izliyorum. garsonlara pislik muamelesi yapıyor ama onlar ona tapıyorlar. acaip bi çekiciliği var. ben de şımarmaya dünden hazırım. "bu gömleğinin yakasını niye bu kadar çok açıyorsun" diyorum "yakışmıyor mu?" diyor "hayır" deyip alttan bi düğmesini ilikliyorum. öyle bakıyor bana. neden böyle bakıyor? ona aşık olmak istemiyorum. ayının teki o.
"tuvalet nerde" diyorum garsona. o hemen ayağa kalkıp bana eşlik ediyor. merdivenlerden aşağı iniyoruz. "ben önden ineyim görgü kuralları bu şekilde" diyor. şoka giriyorum. bunu bilmesi mümkün mü? tuvalete geliyoruz. içerde peçete yok. lavabonun yanındaki yerden peçete koparmaya çalışıyorum. tam arkamda duruyor. garip bir elektrik var. ama kararlıyım. ona pas vermeyeceğim. hissetmemiş gibi davranıyorum. gidip tuvaletimi icra edip dışarı çıkıyorum. merdivenlerden çıkarken arkamdan belimi tutuyor. dönüp ters ters bakıyorum.
"bak. ben şımarırsam kötü olur. nerden sardım bunu başıma dersin. yapma. şımarmaya başladım bile"
"ben kendini özel hissetmeni istiyorum. bu şımarmak değil kendinin farkında olmak." diyor.
oradan çıkıyoruz. bi parka getiriyor beni. arabadan inip yürümeye başlıyoruz. saat sabahın 4 ü olmuş. koluna giriyorum. sahile kadar yürüyoruz. "yürüyelim mi oturalım mı" diyor. o kadar yorgunum ki. kayanın üstüne oturuyorum. o da yanıma.
hem sabah serinliği hem deniz esintisi. içim ürperiyor. "üşüdün mü" deyip sarılıyor hemen bana. tepki vermiyorum. denizi seyrediyorum. (yemin ediyorum bu defa "aklımı seveyim" demedim. demediğim ender insanlardan biri belki de o.) derken yanağımdan öpüyor. hafif geri çekiliyorum. bir daha öpüyor. bu sefer neden bilmem ben de onu öpüyorum yanağından. dostane. ama o bana bakıyor çenemden tutup yüzümü kaldırıyor ve dudağımdan öpüyor bu sefer. ve belki de ben hayatımda ilk defa nefes alma ihtiyacı hissedip kendimi geri çekmiyorum.

aklıma düşüyor bir gece yarısı. face de ismi ile aratıyorum ama sanki takbiste ahmet yılmaz aramışım gibi face error veriyor. o isim ve soyisimden çok insan var. ama çamelide yer bildirimi yapmış. oradan buluyorum. "ıyyy kıro. vesikalık fotosunu koymuş" diye dalga geçiyorum. sonra da ekliyorum. iki gün aralıksız muhabbet ediyoruz. sonra ıstanbula geleceğimi söyleyince heyecan yapıyor. bir hafta ordayım. bir akşamımı bu adama ayırabilirim. azıcık kıro ama tatlı biri.

"merhaba zümrüt hanım. siz gelmediniz ama ben geldim" diyen bir adam dalıyor içeri. bu kim yahu? yanımda gülay var. işlem gösteriyorum. yine daire ana baba günü. öyle adama boş boş bakıyorum. "nasılsınız" diyor. "iyiyim sağolun siz?" diyorum ama adamı hala anımsamıyorum. derken jeton düşüyor. bu geçen gün tahsin abiyle gelen herif. yine bir yer alacakmış. "başvuru yan tarafta" diyorum ters ters. işlem bana gelir gelmez bir an önce gitsin diye yapıyorum. telefonla arayıp "f bey harcınız çıktı" diyorum. daha merdivenlerden yeni iniyormuş zaten. şaşırıyor. yalakalık yapıp bişeyler saçmalıyor. müdür bey de odasından ona tip tip bakıyor. haaaa hıııı larla geçiştiriyorum. tapusunu veriyorum. "hayırlı olsun müdür beye imzalatın" klişe cümlelerimiz bunlar başvurular yan tarafta gibi. "ıstanbula mutlaka bekliyorum" diyor. heee heee diyorum yine. "ne zaman geleceksiniz" diyor sırıtarak. pek bi şeker. "bayramda" diyorum fazla uzatmadan. "lütfen gelin görüşelim" diyor. elimle ok anlamında hareket yapıp içeri giriyorum. içimden de siktir git diyorum. allah aşkına. ben boya küpü zümrüt dairede gram makyaj yapmayıp saçma bir ifade ile dolaşıyorum. sen kiiiim benden hoşlanmak kim. amk çıkarcısı şerefsiz.

bir cuma günü. zümrütün delirdiği günlerden biri. mal gibi bir suratla oturmuş tescil yapıyorum. derken burda tanıdığım tahsin abi geliyor. yanında iki tane adam. biri bundan yer alacakmış. ukala bi tip. bana ukala davrananın ben anasını sikerim bilen bilir. adama bi ters köşe yapıyorum bi de trip atıyorum her vatandaş gibi o da mal olup kalıyor. işlemi tamamlanınca çok mutlu oluyor gelip bana nerelisin muhabbeti yapmaya çalışıp kartını veriyor. hayvan herif. "ulan recep, adam bana kartını verdi ne yapayım döveyim mi" diyorum. "heveslenme zümrüt diğer adam da bana verdi" diyor. hep beraber gülüyoruz. elin ıstanbullusu kalkmış çamelinden arsa almış aklını deli mi şeyetmiş diyor dedikodusunu yapıyoruz. baya malzeme çıkıyor.
adam "ben de kadıköyde oturuyorum mutlaka beklerim" diyor. haaa hııı diyorum. içimden gülüyorum.

o adamın hayatımı değiştireceğini bilmiyorum...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Anlat