boş nötr sadece tapu müdürlüğündeki aptalca olaylar ve ırgat gibi çalışmakla geçen, geçecek günlerim var. uzun bir süredir bu şekilde devam eden ve uzun bir süre boyunca böyle devam edecek bir hayat. anılarımı çöpe attığımdan bu yana da değil epeydir hiçbirşey hissetmiyordum doğrudur. ama anılarımı çöpe atsam da gördüklerimi atabilmem zormuş.
neler gördüm. bu hafıza var ya bu hafıza. önünüze neleri koyar da yüzünüzü kızartır. başta kendiminki.
yakın geçmişi pek anımsamıyorum. yeni tanıştığım insanlar, yeni olan olaylar. pek gereksiz galiba. ya da gerekli olsalar da beynim kendini korumak adına kimseyi içeri almıyor. bundandır yeni arkadaşlar edinmemem, eskilerinin değerini bilmem, eskileri affetmem, eskilerin beni affetmesini sağlamam.
"enteresan tanınan oysa tamamiyle sıradan" bir kargaların efendisi olmuşum. hayatı kendi içinde çözmeye çalışan. yüksek noktalarda göğü doldurmaya çalışıyorum. sonra benden bir cacık olmaz diyorum.
uzun uzun yürüyüşler yaptım. buz gibi havada üstümde sadece bir tişört varken. iyi geldi. o çamelinin kömür kokulu kışında aradım kendimi. ben 30 yıldır kendimi arıyordum. bulamıyordum. tam filmin sonuna geliyor veda ediyordum, sonra en baştan yine yine kendimi tanıyamıyordum.
bir sabah o imrendiğiniz fotoğraflardaki insanları hayatımdan çıkardım. sonra o fotoğrafları duvarlarımdan indirdim. sabit yazılmış isimleri dolabımdan asetonla silerek temizledim. insanları çok kolay gözden çıkarabildiğimi gördüm. özellikle bana yararının dokunacağına inanmadıklarımı.
29 yaşımın ilk ayında gördüm insan denen ırkın kendisine bile faydasının olmadığını. yalnızlık allaha mahsus ise hepimiz allahtan gelmiş isek ve bizim içimize duygu ihtiyaç vb şeyleri o kendinden koyduysa yalnızlık isteğini de koymuştur. dindar yanımı bilen bilir lakin bu yazının konusu o değil.
bu yazının konusu ne kimse bilmiyor ben de bilmiyorum. hani yolculuklarım vardır benim zamanda. nereye gitsem kendimi görürüm o zamanki kendimi. kah okul forması içinde koşarken kah sokaklarda sallana sallana alkolik şekilde dolaşırken. bana der ki hep o zümrütler: herşey güzel olacaktı ama içine sen kendin sıçtın. bana ne. kendim yazdım kendim oynadım. o imrendiklerinizin hayatını kaderini bile ben çizdim. iyi kötü örneklerin konusuyum. hayat hikayemde bir dal kibir bulamazsınız. ve bir gram yanlış da yoktur. tonlarca vardır.
yanlışların yüzüme çarpması artık sona erdi. faydacılık benim göbek adım oldu. o dağ gibi yıkılmaz arkam bir gecede yok oldu. ikinci şansı verdiklerim bunu zaten kullanamadı. olmadı.
ikinci şans sadece hakedenlere verilmişti. uğrunda hayatını ortaya koyan zümrüt yaşananlara o kadar saygılıydı ki.
görüşmediğim görüşemediğim görüşmek istemediğim ne çok insan varmış. bir gecede tarih oldu.
insan nedir ki kardeşim? tanrının elinin kiri...
o şarkıyı bana 6 yıl önceki soğuk aralık gecesinde sorsaydınız, kırılan üstünde zıplanan bir kalbi nasıl onardığımı nasıl yeniden ayağa kalktığımı, y yi neden o kadar sevdiğimi, arzuyu neden o zamanlar affettiğimi size anlatırdım. ama 6 yıl bende o kadar çok şeyi değiştirdi ki. öğrendiklerimi yazmam zor. bunların çoğunu kendi içimde kabul etmem zor çünkü. ama bugün bir şey daha öğrendim. emeğin karşılığındaki nankörlükle savaşmamayı... vazgeçmeyi. öfkelenmeden. üzülmeden. bağırmadan. sessizce....
yüzüne vururdum. sen şerefsizsin derdim eskiden. o farklı bir noktaymış. hesap sormak başka bir konu, vazgeçebilmek başka bir konuymuş. zira hesap sormak da savaşmanın bir başka yöntemiymiş. konuşalım anlaşalım çözelim durumuymuş. oysa ki vazgeçmek vazgeçmekmiş. konuşulacak anlaşılacak çözülecek hiçbir durumun bulunmadığı durum. yaşamanın -den hali...
vazgeçebildiğim silebildiğim çok şey vardı. çok insan olay gerçeklik olgu... sessizce vazgeçmiştim onlardan. ama derinden sevdiğim birşey değildi onlar. ve ben hayatımdaki en özel insanlardan birinden vazgeçemem diye düşünürdüm hep.
vazgeçtim. nankörizmi kabullendim. oldukça da sessizdim.
önemli meseleler hep fısıldanırdı da bizde. tam bir sene önce yine o evde o sarhoşlukla o yatakta birbirimize sarılıp fısıldamıştık yine. ben biraz ağlamıştım. teselli etmeye çalışmıştı her zaman olduğu gibi. edememişti.
tam bir sene sonra yine o evde o sarhoşlukla o mutfak kapısının önünde. bir rüya gördüğümü kabullendim. yine birbirimize sarılıp fısıldamaya başladığımızda. ağlamadım bu sefer ama gözlerim doldu. söyleyeceklerim anlatacaklarım o kadar çoktu ki. ve o bunları dinlemekten o kadar korkuyordu ki. her cümlemi önceden bildiğinden susturmaya çalışıyordu. susturamazdı artık. öyle ki bir yıllık güçlü çığlığım bir anda sustu. en fazla yine yanılmıştım. canlı canlı karşımdaydı.
"sen ister benimle konuş ister konuşma ister kız ister kızma ister sev ister sevme istersen bir daha da beni arama. her zaman hayatımdaki en önemli en özel insan olacaksın. bu ne sevgidir ne aşktır ne saplantıdır. bendeki vefadır. ömrümün en güzel zamanlarına vefadır. kötü anmam. kötü konuşmam. sen istersen konuş. ama bendeki seni ne yaparsan yap bitiremezsin"
birşey söyleyemezdi. ama ben senin her zaman yanındayım arkandayım tarzında gereksiz bir cümle kurdu. gülüp geçtim. orda anlaşmıştık çünkü gözlerimizle. bugün birlikte geçen zamanın son günüydü. eksik kalmış bir ömrün son günü, edilmemiş bir veda zamanıydı.
geçen yıl o iki gece nasıl olsa birlikte geçireceğimiz çok gece var kafasıyla horlaya horlaya uyumuştum. onun yanımda olduğunu bile düşünmemiştim. oysa ki bu son geceydi.
koltukta sızmışız. o geceki gibi uyandırdı beni. gel yatalım dedi. ona o kadar sıkı sarıldım ki. uykumda ara ara ayrıldığımı hissedip tekrar sarıldım öyle uyudum. ta ki saat çalana dek...
saat sabahın körü. recep gelip beni köyüme götürecek. hava buz. hazırlandım bi sigara içtim. ve yanına gittim. hala uyuyordu. kalkma dedim. saat 7. napıcaksın bu saatte kalkıp?
"ben gidiyorum. sen uyu sevgilim. beni bir gün özleyeceksin. belki o gün özlediğinin yanında olursun gerçekten. seni emanet edebileceğim hiç kimse yok. seni ayağa kaldırdım, özgüvenini geri verdim, bir eşin ne yapması ve ne yapmaması gerektiğini gösterdim. şimdi artık seni hiçbir kadın incitemez. o yüzden seni sana emanet ediyorum. daha güvenilir hiç kimse yok. çünkü ben ömrümde senden başka hiçbir erkeğe güvenmedim. şimdi bakıyorum da... iyi etmişim. seni çok seviyorum. her anlamda. bunu unutma."
yok ağlamıyordum. cidden ağlamadım. biraz buruklaştım ama ağlamadım. odadan çıktım kapısını kapattım. koridorda boş boş eve baktım. markete giderken aşkım kendine dikkat et diye gönderen, geldiğinde seni çok özlediiim diye bağıran ben gitmiştim. işte benim bir de böyle bir kadın yönüm vardı. ev kadını. manyak mıydım neydim. hadi zümrüt. bir daha gelmeyeceğin bu evle ve anılarınla vedalaş. bitti. köyün seni bekliy-- küüüt!
yatak odasının kapısı resmen öküzce açıldı. yarı uykulu yarı ayılmış fırladı odadan. karşıma geçti. çantalarımı omzuma atmıştım ayakkabımı giymiştim ödüm koptu. öyle bakıyordu bana. ama film değildi ki yaşadığımız. rüya da değildi. işin bu noktası rüya değildi. iliklerine kadar soğuk ve gerçekti. yine de bir cümle bekledim. beni döndürecek bir cümle. kararımı yıktıracak bir cümle. dün akşamki adamın söyleyebileceği bir şeyler... saatlerce gözlerimin içine bakan sarılan öpen kemiklerimi kıracak gibi sarmalayan adamdan bir şeyler... olmadı. sarıldım öptüm kendine iyi bak dedim. ve çıktım.
buz gibiydi hava. yarım saat recep i durakta bekledim. dondum. düşündüm. sigara içtim.
"ne güzel mutlu sonla bitti işte film"
"ama hayatta mutsuz sonlar da var zümrüt"
anlamamazlıktan geldim
"olabilir ama film güzel bitti ben de sevindim"
"ulan iki vurduk diye hemen canın yanıyor ne çürüksün zümo"
"merak etme canım, senin bana verdiğin fiziksel acı manevi acının yanında koca bir sıfır. hatta ekside"
çameli daha soğuktu. ve çok yoğundu yine daire.
aramadım. aramasını beklemedim. çünkü veda edilmişti.
ne vedalarım vardı o hafızada. en çok acıtanlar listesine üst sıralardan yerleşti.
vazgeçtim.
çünkü ne kadar az diline vurursa bir olay, o kadar doğruymuş. ne kadar az yakınıyorsan o kadar gerçekçiymiş. ne kadar az anlatıyorsan insanlara o kadar inandırıcıymış.
şimdi sen söyle. ben hala nasıl yaşıyorum?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Anlat