27 Ocak 2010 Çarşamba

yok

Boş bir kağıt ve kalemin bende uyandırdığı hissi unutmuş gibiyim. Çok uzun zaman oldu beynimle onlara arasında bir köprü kurmayalı. Uzun uzun yazıp yazdıklarım hakkında düşünmek çoğu zaman bu şekilde içinde bulunduğum depresyondan çıkar gibi olmak sanırım bana artık yetmiyor. Bu yüzden sürekli erteliyorum hayatımla ilgili yazmayı.
Beni dinlemeye hazır bir insanın bende uyandırdığı hissi unutmuş gibiyim. Çok uzun zaman oldu beynimdekileri anlatabileceğim bir dost görmeyeli. Uzun uzun konuşup aldığım cevaplar hakkında düşünmek çoğu zaman bu şekilde bir hiç olduğumu fark etmek sanırım bana artık ağır geliyor. Bu yüzden sürekli erteliyorum kendim hakkında konuşmayı.
Uzun söze gerek yok. Artık yaşamaktan hoşlanmıyorum. İçimde dolduramadığım bir boşluk var. O boşluk birden karşımda belirip “Kabul! Bilen için aşık, bilmeyen için eşcinselim!” demişti. Ama görülen o ki yalan söylemiş. Eşcinsel falan değil o mal!
Geçen yolda karşılaştık. Ağlıyordu. Yine vurgun yemiş. Yanına yaklaştım “Yine mi?” diye sordum. Ağlaması durdu, bütün hışımıyla bana dönüp ana avrat küfür etti. Arkasını döndü, karanlık sokakta kayboldu.
Arkasından bakmakla yetindim. Yanına gidemezdim. Sokaktaki anılarım canlanırsa boşluk tekrar ağlamaya başlardı. Üstüne üstlük sigara içmeden! Denize kadar yürüdüm. Deniz yine çok şey ifade edecekti bu saçmalığın orta yerinde. Fakat bu sefer cankurtaran kulübesinden gözüken manzaradan çok daha farklı ve gerçekçi olacaktı ziyaret. Çocukluğumu bırakıp boşluğun arkasından o sokağa dalmak ve çıkamamayı göze alarak atılan iftiralara kurban gidebilmek için hayatın içinde saklı anlamını yeniden hatırlamak zorundaydım.
Zorunda olmalıydım!
Gidip midye tava yemek isterdim ama param yoktu. Dükkanın önünden geçerken burnumdan nefes almamaya gayret ettim ama başaramadım tabi. Yukarı doğru çıkarken hayatımın bütün kahramanları yolun kenarına sıralanmış tedirgin bakışlarla beni izlemekteydiler. Aklımı yitirmemi bekledikleri halde neden mutsuzdular anlayamıyordum. Derken bir “R” geldi.... Benim diğer yarım. Bana gösterdi dünyayı, kaçtıklarımı... Kaçabildiklerimi daha doğrusu... Bu sefer tüm kahramanlar kahkahalarla gülmeye başladı. Kendime acıdım.
Ne kadar zavallıyım. Ne kadar acizim.
Sürekli gözüme sokulmak istenen “Ş” ve “M”nin aşkı tam karşımdaydı tüm ihtişamıyla! “M” yeni günah keçisiydi. “Ş”yi her hali ile sevmeyi kendine görev edinmişti. Ve bu uğurda herşeyi feda etmeye hazırdı. Ama “M” güzeldi. “Ş”nin asla üzemeyeceği kadar güzel!
“Yaaa” dedi boşluk acımasızca. “Sen emek verdin. Ama o emek vermeye gerek duymayacak kadar güzel!!”
Kendime gelmek ya da gelmemek. İşte benim meselem de bu!
“Ş”nin emek verilen aşk hayatı, koca bir yalan!

Boşluk kahkahalarıyla beynimin içinde matkap etkisi yaratırken köşe başında bir emeğime daha rastladım. “L” artık çok mutluydu. 24 saat sömürebildiği beni hayatında istemeyecek kadar!!! Zamanında bana muhtaç olan “L” nankörlüğü ile övünerek sanki bana değil de kendine küfrediyor gibiydi.
“Bu kadar şerefsiz olduğunu bilmiyordum” dedim şaşkınlıktan açık kalan ağzımı kapatmaya çalışarak.
“Sen kimsin? Benim hayatımda tek bir dost var o da “T”” diye cevap verdi beni küçümseyerek. O sırada “T” göründü uzaktan tüm yılandan kapma sinsiliği ile! Taaa ortaokul yıllarından kalma ince düşmanlığı tam yedi sene sonra yeniden alevlenecek kadar şerefsizceydi!
“Bu seni ağlatmıştı defalarca! Yüzlerce kez sana kazık atmıştı! O zaman gelip bana dert yandın! Şimdi nasıl onun uğruna beni hiçe sayarsın? Bu ne demek!” dediğimi hatırlıyorum hayal meyal...
Aldığım cevap çok küstahçaydı, yazamayacağım, ölmek istedim...
“Emek vermedi. Ama onunla. Sen kimsin ki? Hah!” dedi boşluk. Haklıydı da...
“L”... M.A.S.... Nasıl oldu da bu kadar orospu olabildin!
Peki ben nasıl bu kadar kör olabildim...

Sokağın başında başka kahramanlar göründü. Bana ihtiyacı olan “E”, onu sömürmek için beni safdışı etmeye çalışan “Ü” ve “İ”, hayat boyu birbirinden nefret etmiş ve sırf bu konu yüzünden karşı karşıya gelmiş “G” ve “Z”... Bir çorbanın içinde karışıp dururken tuz baharat niyetine bize katılan “A”
Boş evler... Evler.... Evler....
Bitmiyor... Bitmiyor... Bitmiyor.......
Nasıl da korkunç insanlar. Orada nefret edilesi bir hayat var ve ben insanlardan nefret bile edemiyorum.

Unuttum... Boşluğun peşinden dükkana girdim, ilk gördüğüm insana selam verdim. İlk gördüğüm insan “N” imiş meğer. Boşluk onu görünce kederinden kendini öldürdü! Kahkaha atma sırası artık bende sanıyordum. Oysa ki mutluluk bana hiçbir zaman helal olmamıştı, “N” bana bunu bile unutturabilmişti. Arkadan biri çıkıverdi. “N”yi çekip götürüverdiler yanımdan... “N” bana gelmek için çabalamadı bile, kendini çeken kuvvete direnmedi, ona uydu, ondan biri oldu... Bana inanmadı, beni dinlemedi, istemedi...
Kapıdaki siyah-beyaz kedi ağladı halime. Ben yine sustum.
Toprak birikintisi kıpırdadı, boşluk olanları içinde hapsedip daha da güçlenmiş şekilde çıktı mezarından. Ve en yakın arkadaşım “Y”yi hatırlattı bana!
“İlk giden o idi.. Son giden sen olmayacaksın!”

Sonra herkes gitti sırayla... Herkes te gidecek, gitmeye devam edecek. Buna alıştım artık.
“L” orospusuna benim ağzıma sıçma hakkı verdiğim için ben mi suçluyum?
“Ş”nin hayatı benden sonra mükemmel oldu! Yapamam dediği şeyleri yaptı. Demek ki ben zararlı bir varlığım!!
Ben zararlı bir varlık mıyım?
“N” ise genelev sermayesinden daha düşük bir insan olduğumu düşünüyor. Peki neden? Öyle miyim?

Herkes gittiyse neden herkes gidecek? Çok yalnızım çoook....
Bu kadar saçmalayabildiğime göre “çok”un da bir üst seviyesi benim yalnızlığım.
Ama eğer bu yazının tamamını sabırla okuyup bu satıra kadar gelebilmişsen sen de yalnızsın demektir.
Üzülme yalnız değilsin! Senin de bir boşluğun var.
Senin her düşüşünde kahkahaları ile seni yalnız bırakmayacak!
Tadını çıkar...



“Yalnızlık görülebilir olduğundan insanda sevilebilir oluyor
Yalnızlık sevilebilir olduğundan insanda görülebilir oluyor”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Anlat